28 Şubat 2013 Perşembe

Bilime Fesat Karışır Mı?

İlk makale çalışmamı, çok saygı duyduğumuz bir hocamız ve bir doktora öğrencisi arkadaşımla birlikte, yazmıştık. Hocamız, çalışmamıza çok emek harcamıştı ve biz makalemizin özeti ile bir kongreye başvurmuştuk. Kendi adıma şunu söyleyebilirim; makalenin reddedileceğine dair tek bir an bile bir şüphe etmedim.

Ama olmadı :) Adı bende saklı Kongre, bizim makalemizi reddetti.

İlk düşündüğüm şey, makaleyi değerlendiren kurulun yetersiz olduğuydu :) Kabul edilen makalelere baktım, adlarını okumadan, bizim makalemizden daha kötü olduklarına karar vermiştim bile. Bizim makalemizin kıymetini anlayamadılar, hem daha sadece bir özet göndermiştik, bir de bitmiş halini görselerdi ya! Böyle karar mı verilirdi?

:)
Neyse ki, kısa sürede kendine geliyor insan, kalabalık bir hakem kurulu toplanıyor neticede, farklı farklı üniversitelerden geliyorlar, "olur mu öyle şey?" diyor insan kendisine. Hatta bu ilk yenilginin kendisini kamçıladığını düşünüp mutlu olmaya çalışıyor.

Ama işte ne olduysa, bundan sonra oldu. Ben bu değerlendirmeyi ve reddedilmeyi tam anlamıyla kabul edip, aklımı başıma toplayıp; bizim özet olarak gönderdiğimiz çalışmanın, neden reddedildiğine dair bir merak içerisine girdim. "Madem alanında değerli insanlar biraraya gelmişler, bizim makalenin özeti üzerine de düşünüp tartışmışlar, o zaman oradan faydalı bir bilgi çıkmıştır" diyor, "nerede eksik kaldık, hangi açıdan geliştirmemiz lazım kendimizi" diye soruyor insan kendisine.

E-posta attım, biz bu açığımızı kapatalım, neden kabul edilmediğimizi öğrenelim diye açıklamamı yaptım. Gelen cevap şu şekilde oldu: "Her alandan kabul edilme oranları önceden belirlenip, bildiriniz puanlar açısından bu orana giremediğinden reddedilmiştir".

Oldukça açık bir şekilde yazılmıştı ancak benim aklım cevabı anlamaya ermedi, bir daha e-posta attım, kriterleri öğrenebilir miyim dedim. Gelen cevapta, hakem kurulundan birisiyle görüşmem gerektiğini, kendilerinin bilgi sahibi olmadıklarını yazmışlar. Bu arada, yazdığım e-postalara 4 gün sonrasında cevap aldığımı da belirteyim. Bunun üzerine artık e-posta atamadım.

İleride, tekrar buna benzer bir olay yaşayacağıma neredeyse eminim. Bir değerlendirme yapılacak, başvurulara puanlar verilecek, sonra ben sadece sonuçtan haberdar olacağım. Bu sadece benim için de geçerli değil, oraya başvuran herkes, makalesinin neden reddedildiğini ve hatta neden kabul edildiğini dahi bilemeyecek. Hem zaten kimsenin, makale özetinin neden kabul edildiğini sorguladığını zannetmiyorum, bizimkini kabul etselerdi ben de sorgulamayacaktım.

Nihayetinde şunu anladım; alanında uzman, bilmem kaç tane profesör ve doçenti içeren, o ağır hakem kurulunun kararı, bize sadece "kabul" veya "ret" kelimeleriyle özetleniyor ve bu, çoğunluk tarafından da yeterli görülen bir bilgi oluyor. Oysa benim; değerlendirmedeki kıstasları ve göndermiş olduğum özetlerin hangi kıstaslarda düşük puan aldığını, talep bile etmeden öğrenmem gerekmez miydi?

Üstelik bu, bilgi saklayan yaklaşım; kongredeki hakem kurulu tarafından yapılan değerlendirmenin kalitesiyle ilgili şüpheye düşürür insanı; "acaba değerlendirmede gizli kapaklı bir şey mi var ki, açıkca ilan edilmiyor değerlendirme şekli?" diye düşünmez mi insan? Oysa değerlendirme kıstasları açıklansaydı, bunların hiç biri akla gelmeyecekti. Belki de çok basit ve anlaşılır bambaşka bir sebebi var, bilemiyoruz ki! Bu gizlilik, insanı kötü düşüncelere itiyor işte.

Amann, şikayetçi değilim, yanlış anlaşılmasın :) fesatlık işte benimki. Umarım bir gün birileri, bu sorunu kalıcı olarak çözer de, benim gibi fesatlara laf söyletmez, onu isterim.

Evla

26 Şubat 2013 Salı

Yenilenen Hikaye

Hiç istemediği halde, hayattan keyif almaya başlamıştı, ayaklarının üşümesinden, yalnızlıktan, olacakları görememekten yakınmıyordu. İnsana dair, kendisinden başka, hiçbir şey yoktu etrafında, aranmıyordu. Sadece tek bir söz bekliyordu da sanki, onu duyunca dünya değişmişti.

Suya bata çıka nefes almaya çalışarak geçen uzun yılların ardından, bir sahil kenarındaydı, ayaklarının altında, dalgaların biraz önce sıyırdığı, nemli kum taneleri... Sesleri dinliyordu; uzaklarda uçuşan martıların sesini, dalgaların sesini, rüzgarın kum tanelerini savuruşunun sesini. Denizin ve yaşamın kokusu burnundaydı. Ne olduğunu anlayamıyordu, sadece hayat artık ona ince bir tebessümle gülümsüyordu.

Gittikçe yaklaşıyordu söğüt ağaçlarına, yaprakların titrerken çıkarttıkları ses büyüyordu. Sanki o da büyüyordu, her gittiği adımda; daha sık soluyor, daha derin nefes alıyordu. Sanki hayat yeniden başlıyordu.

Evla M.

Zamansız Hikaye

Sabah olmuş, uyanmış.. Her zamanki gibi ayakları şiş, beli tutuk yorgun kalkmış yatağından. Uzun zaman uyumuş sanki, sanki uyku onu daha da yıpratmış. Buruşmuş ellerini, sarkmış yanaklarını, çatallaşmış sesini kazımış sanki uyku kadının hayatına. Belki hiç uyumasa, hiç bir zaman da yaşlanmayacakmış, bir başarabilse uykusuz kalabilmeyi, hiç ölmeyecekmiş.

Bu mışlı zamanların içinden bir gün, odanın içini, perdenin kenarlarından süzülen ince bir ışık aydınlatmış. Alıştığı ağrılarına aldırmadan, alıştığı saatte kalkmış yatağından, aylardır bitirmeye uğraştığı, tek bir misafirin gelişine yetirştirmeye heves ettiği atkıya dalmış gözleri. Dün gece bitirdiği, gözlerine en son değen sonbahar renklerinden ördüğü ve bir gence hediye edebilmek için, günlerini ayırdığı o atkı... Tek bir gülücük için, boynuna sarılacak bir çift kol için heves ettiği o örgü parçası...

Karşısındaki pencereye doğru yürümüş yavaş yavaş. Sararmış ve yıpranmış perdesini aralamış odasının ve o minicik aradan vuran keskin güneş ışığı gözlerini parçalayınca, bir an nefesi kesilmiş. Kenarlarında çizgileri sayılan gözlerini sımsıkı yummuş ve perdeyi kapatmış. Başı dönmüş ya, ilaçların etkisine vermiş kadın. Gözü tavandaki arkadaşına takılınca, odanın üçüncü köşesine de bir ağın kurulduğunu fark etmiş. Bir gün öldüğünde, o biricik arkadaşını da kaybedeceğine üzülmüş sonra.

Perdeyi bir daha aralamış ya, yine o acımasız güneş ışığı delmiş gözlerini. Bu sefer perdeyi bırakmamış ama, sokağın tamamını görmek için perdeyi sakince kenara çekmiş. Bu şiddete, kalbi teklemeye başlamış sanki, yıllardır çalınmayan kapısını , sonunda keskin bir ilkbahar güneşi çalmış meğer. Bu kadar şiddete, kendisini evine kapatan beyaz perdenin de kısa sürede eriyeceğini hayal edip gülümsemiş yorgun yüzü, heyecanlanmış hatta.

Bir süre sonra gözleri alışınca güneşe, dışarıya bakabilir hale gelmiş. Soluğu kesilmiş, kirli penceresinin oyunu zannetmiş de önce bu manzarayı, sonra pencereyi açmak için sıkışan kolu yuvasından kurtarınca, boyası sökülmüş ahşap penceresinin suçsuzluğu anlaşılmış. Bir anda odanın içine bahar kokusu dolmuş ki; güneşin, çocuk neşesinin bile kokusu varmış içinde. Derin bir nefes almaya yeltenmiş, ciğerleri bırakmamış, nasiplensin iyice.

Sonra anlamış ki, kocaman bir mevsim değişmiş onun yalnızlığında, kardan eser kalmamış kaldırımlarda. Koskoca kara kışı, bir başına geçirmiş meğer, bir hediyeyi, olmayan sahibine yetiştirme hevesiyle. Anlamış ki, aylar sonra açtığı penceresinin ardından; baharı, belki de son baharı görmüş. Gözlerinden yaşlar süzülmüş, bir iki damla, yalnızığı yüreğine oturmuş.

Ağlamış. Güneşe döndüğü ak yüzünden, gözlerindeki derin çizgilerin arasından, sarkmış yanaklarından süzülen yaşlara ağlamış.

Evla M.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Brodmann Sahaları

BİLİMDEN YANAYIM ama bir de bu açıdan bakmak lazım ;

Bilimle alakalı herşey ; yalan yanlış yorumlar dahil, baş tacı benim için. Çünkü insanların bu konuda dikkat kesilmelerini faydalı buluyorum kardeşim. Hele ki günümüzde kıyafet-makyaj-araba vs. konularıyla kendini kaybetmiş onca kayıp insanın içinde hakkaten yanlış da olsa bilimle alakalı
konuşanları mumla arıyorum. Ben de bu gün anatomi bilimi ile ilgili konuşmak istiyorum. Farklı bi
boyuttan yaklaşıcam ama bu gün bilime. Bakalım sohbetin sonu nereye varıcak kardeşim.
İnsan evrenin bi sembolu benim için.. Her bir organımız ayrı bi galaksi, her bir dokumuz ayrı bir güneş (yıldız) sistemi, her bir hücremiz ayrı bi dünya.. Kaldı ki bu çok basit bi benzetme bana kalırsa.. İnsan hücrelerini hatta hücre organellerini bile tanıyınca ne kadar kompleks olduğunu bi kez daha anlıyor..

 Keşke bir iki cümleyle fizyolojiyi özetleme imkanım olsa.. Örneğin bir insan (ökaryot) hücresindeki
enerji (ATP) üretiminden sorunlu organel olan mitokondrinin bile özelliklerini yaptıklarını saymaya
kalksam sadece bu bile sayfalar sürer.. İnsan yetenekleri toplamı da o kadardır herhalde nicelik
olarak J Anatomiyi özetleme imkanım da yok tabi ki.. Ben bu yazıda sadece beynimizden, onun
bölümlerinden ve asıl olarak bu fonksiyonların kim tarafından (ve daha da önemlisi) nasıl tespit
edildiğinden bahsedicem. Yazımın kahramanı alman nörolog Korbinian BRODMANN kardeşim.

Başlıyorum;
KORBINIAN BRODMANN 1868-1918

Korbinian BRODMANN; keşifleri hala günümüzde güncelliğini koruyan, nörolojinin babası olarak
tanınan alman tıp hekimidir. Yaptığı keşiflerin mühtevası beynin bölümleri ve bu bölümlerin
fonksiyonu ile alakalı kardeşim. Çok ama çok ilginç! Sen biliyosun kardeşim, Brodmann’ın bu keşiflere merak duyduğu dönemde Wilhelm Conrad RONTGEN x ışınını henüz keşfetmişti ( bkz. http://didevla.blog.com/category/bilimtarihi/ ). Yani henüz radyografi ya da manyetik rezonans gibi ileri görüntüleme tekniklerinin hiçbiri gün yüzüne çıkmamıştı.. Peki bu bilim insanı merakını keşfe nasıl dönüştürecekti? Ben önce keşfinden bahsedeyim en iyisi. Nasılını eş zamanlı düşünelim.

Brodmann , Almanya’nın pek çok şehrinin tıp fakültelerinde bir müddet bulunmak neticesinde 30
yaşında (1898 de) Leipzig Üniverstesi’nden tıp doktoru diplomasını aldı. Bitirme tezini de ‘ependimal skleroz’ hastalığı ile alakalı yazdı. Tez konusu da beyin hastalıkları ile ilgiliydi yani kardeşim. Bu hastalıkla alakalı ayrıntılı bilgi vermeden, hemen mezun olduktan sonra neler yaptığına değinmek istiyorumJ Korbinian Brodman, mezun olduktan sonra Fransız ve Alman ünlü norologlarla birlikte, Almanya’nın çeşitli şehirlerinde psikiatri ve nöroloji kliniklerinde çalıştıktan sonra akla zarar bi keşifte bulunmuştur. Brodmann beynin 52 farklı bölümünün olduğunu iddia etmiş. Bu bölümlere “Brodmann’ın sahaları” adını verip 1’den 52’ye kadar numaralandırmış ve bu iddiası sıfır hata ile hala güncelliğini koruyor kardeşim. Tekrar ediyorum, henüz ileri görüntüleme tekniklerinin keşfedilmediği bir dönemde beynin hangi bölümünün vücutta hangi bölüm ile alakalı çalıştığını iddia ediyor Brodmann . Yine tekrar ediyorum, sıfır hata ile…. Evet.. Bakalım hangi Brodmann sahası ne işlev görüyormuş beyinde, kimisi yekpare bir işlevden sorumlu iken kimileri kombine olarak görev yapan Brodmann sahaları şöyle kardeşim;
Önce hepsini bir arada görelim;

Yukarıdaki şekil beynin korteks yani dış kısmını anlatıyor, aşağıdaki şekil de korteks kesildikten sonra içeride kalan alanı anlatıyor.. Sahaların numaralandırılması böyle işte kardeşim.. Şekilde görülmeyen sahalar ise daha iç kısımlarda konumlanıyorlar.

Şimdi gelelim ilgini çekeceğini düşündüğüm sahalar ve işlevlerine;
1,2 ve 3. Sahalar ;

Dokunma duyusunun algılandığı alan burası. “Birincil Dokunsal Alan” diye adlandırılıyor. “Beyin Dili Programlama” yani “NLP” konulu yazılarda insan çeşitliliği görsel-işitsel-dokunsal diye kategorize ediliyor kardeşim. Görsel olanların kendilerine has, dokunsal olanların kendine has, işitsel olanların kendine has özellikleri belirlenmiş bu yazılarda. Bu kategorinin geniş açıklamasını başka bi yazımda elimden geldiğince anlatıcam sana, konumuzla alakası şu; acaba dokunsal insanların 1 2 ve 3. Brodmann sahaları diğerlerine göre daha gelişmiş olabilir mi????? Araştırmak lazım. Bu konuda varılmış bir yargı yok.
4. Saha ;

Birincil motor alan denilen bu saha ‘motor hareketler’ dediğimiz; iskelet ve kas sistemimizin istemli
hareketlerini kontrol ediyor kardeşim. Burada görülen bir hastalık (tümör, travma vs.) istemli hareket etmemizi engelliyor. Felcin pek çok sebebi var tabi; lokal sinir iletiminin durması bunlardan biri, fakat bu bölgede (4.Saha) kan akımının durması bile, beslenmesini durduracağından istemli hareket fonksiyon bozukluğuna ve dolayısıyla felce sebep olabiliyor. Yüksek tansiyon hastalarında ya da kolesterolü yüksek kimselerde damar tıkanıklıkları böyle riskler taşıyabiliyor ne yazık ki..
5. Saha:

Bu alanın çok ilginç bi özelliği var kardeşim. Dokunma duyusuyla kombine bi işlevi var. Bu saha
dokunduğumuz şeyleri tanımamıza yarıyor. 1,2 ve 3. sahalar dokunmamızı sağlıyordu, 5. sahada bir
hasar meydana gelirse ve birincil dokunsal alan sağlığını korursa, örneğin biz kaleme de kağıda da
dokunabiliriz fakat hangisinin kalem hangisinin kağıt olduğunu anlayamayız. Bu alana “dokunsal
ilişkilendirme alanı” deniyor.
6. Saha;

İstemli kas hareketlerinin kontrolüne katkısının yanında, soyut düşüncelerimizde bu bölgenin aktif
çalıştığı görülüyor kardeşim. Hayallerimizi alın kısmımıza tekabul eden bu 6. saha sayesinde kuruyor olabiliriz anlayacağın. Ne kadar heyecan verici! Ama kesinlik kazanmamış henüz bu fikir. Bil istedim yine de.
7. Saha;

Bak bu saha da en az 5. saha kadar ilginç. Bu alan da görme fonksiyonumuza katkıda bulunuyor. Asıl görme merkezimize değinicem ama bu saha sayesinde gördüğümüz cisimlerin zamana ve uzaydaki konumlarına göre sıralamasını yapıyoruz kardeşim. Perspektif anlayışımızı bu sahaya borçluyuz anlayacağın. Bu bölgede oluşan bir hastalık uzaktan gelen cisimlerin hızını, yakınlığını, uzaklığını fark etmemizi ne yazık ki engelliyor. Düşünsene, sadece bir cismin yakında ya da uzakta olduğunu anlayabilmek bile aslında ne kadar önemli , değil mi kardeşim.. Hepimiz birer evreniz gerçekten….
8. Saha;

Burası görmeyle ilgili asıl alanımız işte. Sonradan yapılan çalışmalarda fark edilmiş ki (yani bunu
Brodmann gerçekten tespit edemezdi diye düşünüyorum) kararsızlık anımızda bu bölge faaliyete
geçiyormuş. Karar vermemizi sağlıyomuş. Hatta, “Demek ki kararsız olduğumuzda özgürce karar
vermiyoruz, bunu 8. sahamız sağlıyor” diyen bi görüş var. Saygıyla reddediyorum bunu ben
kardeşim J neticede her türlü işlev, duyu, duygu ve düşüncemizi beynimizin bir bölümü sayesinde
oluşturuyoruz neden 8. Alanımızı dışlayalım ki , o da bizim neticede! Neyse bu alanla ilgili yazının
sonunda ikimizi de rahatsız edicek bi konuya değinicem ne yazık ki kardeşim. Diğer alana geçeyim
şimdilik..
9. Saha;

Bu saha çok ilgimi çekti kardeşim, çünkü şefkat duygusu bu alanla ilgiliymiş. Resimde görülen bu alandaki bir bozukluk insanı şefkatsizleştiriyor, düşünsene!!! Ayrıca bu bölgenin işlevleri içinde sosyal yargılara varma, amaçlı davranışlarda bulunma gibi düşünsel başka fonksiyonlar da var.. Hatta dürüstlük-yalancılık ayrımlarını ve tercihlerini yapan alan da burasıymış. Burada dereceli bi hata olduğunda istese de yalan söyleyemiyor demek insan!
Farmakolog olursam bilinçli dürüstlük-yalancılık işlevini inhibe edicem kardeşim! Herkes bilinçsizce dürüst olsun fena mı?
10. Saha;

Bu alan hakkında çok az şey biliniyor fakat o bilinenler bile üstünde günlerce düşünmeye değer,
hafıza ve anı merkezi burası kardeşim. Şu merkezin küçüklüğüne ve içine neler sığdırdığımıza bi
baksana… Söyleyecek söz bulamıyorum… Çeşitli psikiatrik hastalıklarda da tahrip olduğu tespit edilen bu alan beli ki kişilik farklılıklarıyla da alakalı kardeşim.. Zira normal bi hayat sürerken bir anda ciddi kişilik bozukluğu yaşayan bir hastanın, “frontal lobunda bi kitle olabilir” diyip gerekli ölçümlerini yaptıktan sonra ilgili bölgede tümör tespitini yapmış değerli bi anatomi profesörü tanıyorum, ona da bu vesileyle sevgimi sunuyorum.)

Evet kardeşim beynin tüm fonksiyonlarını anlatmak benim harcım değil, ben sadece ilgimi çeken
birkaç noktaya değinmek istedim. Yine de 52 sahanın işlevini http://en.wikipedia.org/wiki/
Brodmann_areas adresini inceleyip öğrenebilirsin. Ama asıl merak ettiğim Brodmann’ın tek tek
işlevlerini ve lokalizasyonlarını söylediği bu alanları nasıl tespit ettiği… Hoşuna gitmeyecek demiştim; 8. sahayı düşünmeni istiyorum.. Tıp fakültesinden mezun olduktan sonra pek çok psikiatri kliniğinde nörolog olarak çalışmış Brodmann herhangi bir görüntüleme yöntemi olmadan 8. sahayı nasıl tespit etmiş olabilir? Dahası, bu alanın görmeyle ilgili olduğunu nasıl iddia edebilir? Dahası, bu iddiası nasıl tamamen doğru olabilir ve hala doğruluğunu koruyabilir. İnsanın aklına ilk anda hiç hoş şeyler gelmiyor.. Hani Hannibal’i düşünmeden edemiyorum desem yalan olmaz. Psikiatri kliniğinde yatan, yeterli derecede düşünemeyen ve kendini savunamayan insanları gönülsüzce kobay gibi kullanmış olması fikri beni çok rahatsız ediyor. (Bu arada bir konuya değinmek istiyorum; ‘kobay olarak’ demiyorum , ‘kobay gibi’ diyorum kardeşim, kobay laboratuar faresi-sıçanı demek, bir insanın fare olma ihtimali yok malum, bu anlatım bozukluğu haklı olarak işin erbablarını rahatsız ediyor. Bu vesileyle, beni bu konuda aydınlatan Farmakolog Demet hocama da teşekkürlerimi borç bilirim) başka bi çaresi olmalı, başka bi şekilde keşfetmiş olmalı diyerek algıda seçici bi araştırma yaptım. ‘8. sahanın keşfi için kaç göz ziyan olmuştur acaba’ fikri içimi kemirirken neyse ki Brodman’ın araştırmalarını; ‘Nissl Boyası’ denilen sinir hücrelerini ortaya çıkarmakta kullanılan bir boyayı kullanarak, maymun beyinleri üzerinde çalışarak yaptığını öğrendim, ilk öğrendiğimde içime su serpildi tabi, ne var ki beraberinde maymun beyinlerindeki sahalarla insan beynindeki sahalar arasındaki benzerliğin çok az olduğunu da öğrendim.. Bu bilgiler neticesinde, Brodmann’ın bizi bu kadar net aydınlatması için hastalarını da kullanmasından başka bir yol olmadığını anladım kardeşim.. senin aklına başka bir ihtimal geliyorsa bunu lütfen bana söyle. Ben nasıl yapar bunu, etik değil, ahlaklı değil, diyecek bilirkişi değilim, haddimi bilirim elbette. Ama hiç sorgulamamayı, hiç düşünmemeyi de şiddetle reddediyorum.. Ve o can alıcı soruyu soruyorum kendime; BEN YAPAR MIYDIM? Yazının başından beri bu soruyu sen ( ve kim okuyosa bu yazıyı senden başka) de sormuşsundur eminim.. Kaç insan olduğunu tahmin edemiyorum bile! Evet bi avuntum var; beyin hücreleri ağrı iletimi yapmıyor, yani Brodmann ‘gönülsüz’ün beynini incelerken canını acıtmıyor , ama ne önemi var ki bunun, onca felç- körlük-sağırlık ve bunun gibi pek çok korkunç sonucun yanında.. Bir yandan onca insan sağlığını feda etmek, diğer yandan onca insan sağlığını kurtarmak.. Ben yapar mıydım? Sen yapar mıydın? Ben yapmazdım kardeşim… Hayatımı; insan beynini, görüntüleme teknikleri olmadan , insan sağlığını feda ederek tespit etmekle geçireceğime, görüntüleme tekniklerini geliştirmek için harcardım.. Beyin fonksiyonlarını delice merak etsem de ilk adımı bu şekilde atardım.. Geçmişi değiştirmenin bi yolu yok elbette.. Fakat sorgulamak lazım yine de, düşünmek lazım.. Hiç bir şey feda etmeden öğreniyoruz

 şimdi geçmişte keşfedilenleri, üstüne üstlük birde şımarıklık edip öğrenebileceğimiz diğer keşifleri de öğrenmeyi tercih etmiyoruz.. Bu yüzden işte keşiflerle, bilimle alakalı her şey , yalan yanlış yorumlar dahil baş tacı benim için.. Muhakkak sorguluyorum çünkü. Ah benim canım kardeşim bunları seninle paylaşmak ne güzel… seviyorum seni canım benim..

Didem

21 Şubat 2013 Perşembe

1 Dolarlık Yalan Deneyi

Bilişsel Çelişki (cognitive dissonance) felsefesini şu cümleyle özetleyelim "insanlardan yalan soylenmesi istendiginde ve kendilerini hakli cikaracak bir neden verilmediginde, soyleyecekleri yalanin dogru olduguna kendilerini inandirirlar" ve bu şaşkınlıkla Leon Festinger'in bizzat gözlemlediği önemli bir olaya gelelim.
Yaşanmış bir olaydan örnek verdi Mert hoca; 1950'li yıllarda Mrs Marian Keech adında bir kadının dini bir tarikat kurması ve 1954 te kıyamet kopacağını iddia etmesi üzerine yaşanan bir olay bu. Müritleri kıyametin geleceğine inanarak malını mülkünü satmış. Festinger de bir arkadaşıyla beraber bu tarikata katılıp onları incelemiş, zaten bu deneyi yapmayı bu olaylardan sonra düşünmüş. 1954 yılı gelip de kıyamet kopmayınca, müritlerin ne edeceğini incelemeye koyulmuşlar, ancak incak insanlar bu inançlarında ısrar etmişler, malını mülkünü satan adam bile daha da inançla sarılmış hatta. Kendilerine "o kadar dua ettik ki kıyamet gerçekleşmedi" demişler.
İşte bu olanlar üzerine, Festinger bir deney gerçekleştirmiş.
DENEY: Festinger tarafından yapılan bu deneyin orjinal görüntüleri: http://www.youtube.com/watch?v=1kmVy1QPXn0
Festinger, deneye başlarken "beklentinin performans üzerindeki etkisini inceleyen bir deney" olarak adlandırıyor deneğini, ancak esas amacı başkadır.
Denekler teker teker bir odanın içine alınıyor, Festinger kendilerine uzun süren ve tamamlaması 1 saati bulan oldukça sıkıcı bir iş veriyor. 1 saatin sonunda denekler sıkılmış halde odadan çıkıyor.
Bu 1 saatlik sıkıcı işten sonra, Festinger, deneklere diyor ki "dışarıda bu deneye girecek bir kişi daha var. Şu an o kişi herhangi bir beklenti içinde değil, sen o kişiyi bu deneyin eğlenceli olduğuna ikna etmelisin, biz de beklentinin performansı etkileyip etkilemediğine bakacağız.". Denekler kabul ediyor.
Festinger bu uygulamayı 3 farklı yaklaşımla deniyor:
bir gruba, "dışarıdaki kişiyi ikna edebilirseniz, size 1 dolar vereceğim" diyor,
diğer bir gruba "dışarıdaki kişiyi ikna ederseniz, size 20 dolar vereceğim" diyor,
bir başka gruba da para teklif etmeden sadece dışarıdaki kişiyi ikna etmeleri gerektiğini söylüyor.
Burada, yaptıkları işten aslında sıkılan denekler, başka bir deneğe bu işin zevkli olduğunu anlatmak zorunda kalıyorlar.
Deneklerin, dışarıdaki kişiye (bu kişi de sahte denek!!hatta sahte deneğe zor ikna olmasını söylemiş Festinger) Deneyin üzerinden belli bir süre geçtikten sonra, Festinger esas denekleri tekrar çağırıyor ve soruyor "bu deneyi nasıl buldun?" diye
Ne olmasnı beklersiniz? Deneyi en çok da 20 dolar alanların beğenmesiniz mi? Hayır, öyle olmuyor, deneyi en çok eğlenceli bulan grup, 1 dolar alan denekler oluyor. 20 dolar alan denekler "pek sevmiyorum", para almayan denekler ise "hiç sevmiyorum" şeklinde yorum yapıyor.
ÖNERİ: İşte bu garip durumu açıklamak için de şöyle bir hipotezi var Festinger'in:
İnsan beynindeki bilişsel öğeler, birbiriyle ilişkili veya birbiriyle ilişkisiz olabilir. Eğer birbiriyle ilişkisiz ise bir sorun yok, eğer ilişkili ise de 2 durum söz konusu: ya bu iki öğe birbiriyle tutarlılık içindedir, ya da çelişki içindedir. Eğer çelişki söz konusuysa, insan beyni kognitif faaliyet gösterir.
İnsan beyni çelişkili duygular / düşünceler / inançlar taşımaktan kaçınır, çünkü bu çelişki kişide gerginliği arttırır.
Çelişkiden kurtulmak için de iki seçenek var, ya davranışını değiştirirsin, ya da inancını değiştirir davranışını sabit tutarsın.
Burada esas incelediğimiz konu da ikinci seçenekle ilgili...
DENEY SONUCUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Arkadaşım bu teoriye dayanarak deney şu şekilde açıklanıyor (gerçi bunlar eşzamanlı olmuş olaylar, deneyi yapan ve bu kuramı oluşturan kişi aynı kişi, Festinger :)
Bu deneyde, denekler bir çelişki içine düşmektedir: sıkıcı olan bir işi eğlenceli kabul etmeleri ve karşısındakini bu şekilde ikna etmeleri beklenir. DKendilerinden sonra deneye gireceini duydukları sahte deneği ikna etmek için 20 dolar alan denek grubu, bu durumu kendilerine şu şekilde açıklarlar " ya, saçma bir şeyi eğlenceli gibi savunduk, ama bak 20 dolar aldım, para almak için yaptım ben bunu". Hiç para almayanlar kendilerine şu şekilde açıklar "saçma bir deney yaptım, üzerine saçma bir savunma yaptım, 5 kuruş da para almadım, saçma-saçma-saçma". 1 dolar alanlar ise konuyu kendilerine şu şekilde açıklıyorlar "bir sıkıcı deneye girdim, sonra bir de konuyu eğlenceliymiş gibi gösterdim, sıkıcı bulduğum konuyu savundum, bir de üzerrine ne olduğu belirsiz bir 1dolar aldım"
Arkadaşım buradaki 3 grubun 2 si, olayları kendisine açıklayabilmiş, 1 dolar alan grup ise çelişkiler içinde kavrulup gitmiştir.
Peki bu 1 dolar alan grup, neden bu kadar çelişkiye rağmen en sonunda "biz deneyi eğlenceli bulduk" diyor?
Bizde ters mantık çalışan bu durumun, aslında doğal bir sonuç olduğunu savunan Festinger'i dinleyerek cevap bulalım. Çelişkinin oluşması sonucu bu kişiler davranışlarını değiştirmeye yöneliyorlar önce, ancak böyle birşey söz konusu değil. İşte bu sebeple inançlarını değiştiriyorlar!!
İLAVE DENEYLER: Bu kuramın üzerine konuyu daha da geliştirmişler ve farklı deneylerle bu durumu daha net bir şekilde açıklamışlar kardeşim.
  • Bir deney daha var (Cohen, 1962), yine bu olayla alakalı, bu sefer de polise karşı olan öğrenciler denek olarak toplanıyor, onlara 1 saatlik süre içerisinde şeytanın avukatlığını yapıp polisin faydalarını anlatan bir makale yazmaları söyleniyor. Festinger'in deneyindekine benzer şekilde, bu deneklerden bazılarına 50 sent, bazılarına 1 dolar, bazılarına 5 ve bazılarına da 10 dolar veriyor. Sonuç yine benzer, kompozisyonun yazılmasından sonra deneklere polisle ilgili düşünceleri tekrar sorulduğunda, 50 sent alanlar diğerlerine göre daha sempatik yaklaşıyor polislere. Hatta arada doğrusal orantı var, ne kadar az para alırsa, o kadar çok inanıyor kendi söylediklerine.
  • Başka bir olay; Amerika'da Los Angeles'ta bir deprem oluyor, sonrasında da aslında deprem bölgesi olmayan, ancak Los Angeles a yakın olan bir şehirde depremle ilgili söylentiler çıkıyor. Bu durum için de "insanlar depremden kaygılanıyorlar, deprem bölgesinde olmadıklarını da biliyorlar, bu çelişkiyi tutarlı hale getirmek için de kendilerine bir açıklama olarak söylentiler yayıyorlar." denilmiş.
  • Başka bir deney (Aronson & Mills, 1959): denekleri 3 gruba ayırıyorlar; 1. gruba "şu gruba (herhangi bir grup olabilir) dahil olmak için, bazı teslerden geçmen gerekli" diyorlar ve önlerine zorlayıcı koşullar koyuyorlar. 2.gruba "şu gruba (yine aynı grup) girebilmen için bu anketi doldurmalısın" diyorlar. 3. gruba ise, " şu gruba alıyorum sizi" diyorlar. Bu üç gruptaki denekelerin gruptan ne kadar hoşlandıklarını soruyorlar sonra. (Dikkat: bütün denekler sonunda aynı gruba dahil oldu, sadece gruba seçiliş şekilleri farklıydı). Gruba katılmak için daha çok çaba harcayanların, gruptan daha çok hoşlandığını görmüşler; çünkü onlardaki çelişki daha fazla diyor Festinger, "yav bu kadar uğraştık sonunda da bir gruba girdik, neden uğraştık anlamadım" diye düşünüyorlar. Çok çaba harcayanın gruptan hoşlanmamak için daha çok sebebi var.
  • Başka bir deney (Brehm, 1956); kadınlardan, farklı ev aletlerinin kendi gözlerindeki arzulanabilirliklerini değerlendirmesini istiyorlar. Kadınlar seçtikleri nesneleri diğerlerinden daha değerli görmeye başlıyor. "seçtim ama benim için de pek değerli değildi aslında" çelişkisini yaşamak istemiyor insan.
  • Başka bir deney (Aronson & Carlsmith, 1963): çocukların önüne 10 tane oyuncak koyuyorlar ve bunları en beğendiğinden, en az beğendiğine doğru sıralamasını istiyorlar. Deneyin 2. aşamasında, iki türlü yaklaşım sergiliyorlar: denek çocuklardan bir kısmına "sana bu oyuncağı (en beğendiği 2. oyuncak) yasaklıyorum, eğer bununla oynarsan diğer oyuncakları da elinden alırım" deniliyor. Diğer denek çocuklara da "bu oyuncağı yasaklıyorum (yine en beğendiği 2. oyuncak), eğer bununla oynarsan bozuşuruz." diyorlar. Sonra odadan çıkıp kameralarla çocukların ne yaptığını incelemeye başlıyorlar, iki grup da oyuncaklarla oynamıyor. Daha sonra tekrar içeriye giriyorlar ve her iki grupta da çocuklara, oyuncaklarını tekrar sıralamasını söylüyorlar (o yasaklı oyuncak da bu sıralamaya dahil edilecek). İlk gruptaki çocuklar o yasaklı oyuncağı tekrar 2. sıraya koyarken, 2.gruptaki (oynarsan bozuşuruz denilen grup) çocuklar bu oyuncağı en sonda sıralıyorlar. Burada da çocukların düştüğü çelişki şöyledir " bu oyuncakla oynama dedi, ben de oynamadım, birşey de olmadı", bu çelişkinin sonunda kendisine yaptığı açıklama da " demek ki ben zaten sevmiyormuşum bu oyuncağı, yoksa oynardım" oluyor.
Mert Hoca bir yorum yapmıştı derste: tutarsız insanlardan bahsetti, "sürekli çelişkilerle yaşayan, ya bu ak ama kara da olabilir mantığıyla dolaşan bir insan hayal edebilir misiniz?? bu delilik gibi birşeydir" dedi. Bu mantığın iş hayatındaki yaklaşıma aykırı olduğunu da ekledi.
Bu konuyu öğrenirken, "Evet!! işte bu,demek bundanmış!" dediğim çok yer oldu, kendime inanamadım hatta. Sizde nasıl bir etki yarattı bilmiyorum ama bilişsel çelişkiyi kendinizle hiç bir şekilde bağdaştıramadıysanızı, biraz düşünün derim.
Kaynak: Prof.Dr. Nuri Bilgin ve Doç.Dr. Mert Teközel'in ders notları ve elbette internetteki kaynaklar
Evla

Denetim Odağı

"Denetim odağı, bireylerin yaşadıklarının ortaya çıkış nedenleri konusunda sorumluluğu kime ve neye yüklediği ile ilgili bir kavramdır. " demişler. Bu yaklaşım, yaşadıklarını ne kadar kontrol edebildiğini düşündüğünü de gösteriyor aslında.
Bu yaklaşım; kişinin bakış açısını 2'ye bölmüş, ancak bir kişinin bir uçta olması pek mümkün değil, ama birinden birine daha yakınsa, kişi o yaklaşımla anılıyor.
Bu iki farklı bakış açısı (denetim odağı) aşağıdaki gibidir:
1. Dışsal Odaklı Denetim: Kişiler yaşanan olaylardan kendilerini sorumlu tutmazlar, dışsal faktörlere bağlarlar yaşananları.
2. İçsel Odaklı Denetim: Kişiler yaşanan olayların kendilerinden kaynaklandığını düşünürler.
Kabaca açıklaması bunlar kardeşim, tabii ki insanın aklına itiraz edilecek pek çok konu geliyor. bu sebeple odak değişiminden de bahsedeyim;
  • İnsan kendisine karşı içsel odaklı olabilirken başkasına karşı dışsal odaklı olabilir mesela (Denetim odağının değerlendirilen kişiye bağlı olarak değişmesi)
  • İnsan farklı olayları farklı bakış açısıyla değerlendirebilir (Denetim odağının değerlendirilen olaya bağlı olarak değişmesi)
  • İnsanların zamanla denetim odağı değişebilir, içsel odaklıyken, dışsal odaklı bakış açısına kayabilir. (Denetim odağının zamana bağlı olarak değişmesi, burada da dış faktörler etkili tabi)
Şimdi, örneklerle anlatalım olayı; (Örnekler, Prof.Dr. Nuri Bilgin'den alıntıdır)
Bir kaza gördün; yaptığın yorum "Adam hatalıdır" (içsel odaklı yaklaşım) , "Yolda hata vardır" (dışsal odaklı yaklaşım)
Çalışanlardan birisi işe geç geldi; "Uyuya kalmıştır" (içsel odaklı) , "Trafiğe takılmıştır" (dışsal odaklı)
Yapılan araştırmalar, içsel odaklı ve dışsal odaklı kişiler arasında bazı farklılıklar olduğunu gösteriyor;
  • İçsel odaklı kişiler emniyet kemerini takmaya özen gösterirken, dışsal odaklı kişiler daha az önem veriyorlar kemer takmaya.
  • İçsel odaklı insanlar sigara-alkol tüketimine daha az meyilliyken, dışsal odaklı insanlar daha meyilli oluyor (burada Nuri Hoca " dışsal odaklı kişi, içkiyle kendisi arasında bir bağlantı kurmuyor" diye açıklamııştı durumu)
  • İçsel odaklı insanlar karşılaştıkları olayları kendi çabasıyla aşmaya gayret ediyor, dışsal odaklı insanlar olayları kadere, şansa bağlıyor.
  • İçsel odaklı kişilerin tartışma sırasında daha aktif olduğunu, kendi düşüncelerini savunmada daha az çekimserlik gösterdiklerini bulmuşlar.
  • İçsel odaklı kişilerde özgüvenin daha yüksek olduğunu gözlemlemişler.
  • İçsel odaklı kişilerin, dışsal odaklı kişilere kıyasla kalp hastalıklarına daha az yakalandıkları ortaya çıkmış.
Burada da itiraz edilecek pek çok durum var bence, buradaki araştırmalar bir kişiyi bu iki sınıftan birine sokarak gerçekleştirilmiş, bu bilgiler de kuşkusuz işe yarayacak bilgilerdir, çünkü yapılan araştırmalar sonucu elde edilmişler. Yine de itiraz edilebilir.
ATIF HATASI:
Burada atıftan kasıt, kişinin karşılaştığı durum için bir neden sonuç ilişkisi kurmasından kaynaklanır. Bu ilişkiyi içsel sebeplere bağlarsa içsel odaklı, dışsal sebeplere bağlarsa dışsal odaklı diyorduk hatta.
  • Başkalarını yargılarken, çoğunlukla kişiyi suçlama eğiliminde (içsel odaklı yaklaşım) olduğumuzu tespit etmişler. Örneğin; bir kişi yaptığı işte başarısız olduğunda, suçu o kişide bulma. Örneğin, gelir düzeyi düşük bir yerde yaşayan gencin hırsızlık yapmasında, kişiyi suçlama ("burada kişinin ekonomik koşulları ve içinde bulunduğu toplumun kültürel yapısı da incelenebilir ancak o zaman çocuğun suçsuz olduğu sonucuna bile varabilirsin. Bu sebeple insanlar kişi odaklı yaklaşıyorlar" dedi Nuri Hoca)
  • Bilgi İşlemede yetersizlik: Olayları değerlendirirken yeterli bilgiye sahip olamaman sonucunda hatalı bir atırfta bulunma. Örneğin: Çocuğuna bakmakla yükümlü bir annenin, başına gelen kötü olaylar sonucunda mafyanın elinde hayat kadını olarak para kazanması (Bu uç örneği ben verdim, tartışılabilir.)
Doğru olan, içsel ve dışsal sebeplerin birlikte düşünüldüğü durumdur bence.
İnsan yakın ilişki kurduğu kişilerle ilgili içsel odaklı değerlendirme yaparken, uzaktaki insanlarla ilgili dışsal odaklı değerlendirme yapıyor olabilir. Zaten sana uzak olan insanın davranışlarını ancak dışsal odaklı değerlendirmeyle yorumlayabilirsin, o da kuvvetle muhtemel eksik bir yorum olur.
Birbirine yakın insanlarda, içsel odaklılık tehlikeli olabilecek bir durumdur, tarafsız değerlendirme gücünü yitirirsin sevdiğin insanlarda, daha çok çilesini çekersin, yalanına göz yumarsın hatta bazı durumlarda. Bu sebeple, bence içsel veya dışsal odaktan birini seçip, bu iyidir demek hatalı olabilir. Belli durumlarda içsel odaklıyken, belli durumlarda da dışsal odaklı olabilir insan.
Nuri Hoca'nın verdiği başka bir örnek; fabrikadan ekonomik sebeplerle işçiler çıkartılıyor.
Önceden 3 kişinin yaptığı işi artık bir kişi yapıyor. Yönetsel yönün kuvvetliyse, bu durumda tek kalan işçiyi suçlarsın " SEN yapamıyorsun, yeterince çalışmıyorsun" dersin işçiye, başka türlüsünü söylesen zaten iyi bir yönetici olamazsın.
Kısacası, rekabetin çıldırdığı noktada, yöneticiden beklenen tavır, tam da dışsal odaklı olmasıdır. Zordur, insan bir süre sonra, başkalarını suçlamaktan kendisini düşünemez, kendi hatalarını göremez hale gelir.
Evla

20 Şubat 2013 Çarşamba

Sabahattin Ali Şiiri

Sabahattin Ali (1907-1948)

(Ey hayaller, vurmayın kalbimin sert taşına/Bütün bir hayat bile değmez bir gözyaşına)
25 Şubat 1907’de doğmuştur Sabahattin Ali. 14 yaşında Edremit’te ortaokulu (Edremit İptidai Mektebi) bitirdikten sonra bir sene boyunca okula gitmemiş; 1922 yılının Aralık ayında “26” okul numarasıyla Balıkesir Öğretmen Okulu’na girmiştir. Öğrenim hayatını başarıyla sürdürmüştür ve daha lise 2. sınıfta okurken (yani 1924’te) arkadaşlarıyla beraber bir okul gazetesi çıkartmıştır. Bu gazetede Sabahattin’ imzasıyla “Astiyag’ın Torunu” , ‘Gültekin’ imzasıyla “Kırmızı Külahlılar” eserlerini yayımlamıştır (22 Şubat 1924) . Aynı gazetede, 15 Mart 1924 tarihinde, Sabahattin Ali’nin yayımlanan ilk şiirleri olarak bilinen “Kamer-i Mestur” ve “Saçlarımın Türküsü” yer almıştır. Sabahattin Ali’nin yazdığı ilk şiirin ne olduğu bilinmiyor, zira yazdığı ilk hikâye de yayımladığı ilk hikaye değildir. Bunu ortaokul ve liseyi beraber okuduğu en yakın arkadaşı Naci Erçevik şöyle anlatıyor;

“"Sınıfta yan yana oturuyorduk. Mert, zeki, dürüst, ince, onurlu bir arkadaştı. Derslere pek çalışmaz, öğretmenleri dinlemekle yetinirdi. Öyleyken sınavlardan hep pekiyi notlar alırdı. Roman okumayı çok
severdi. Mutalaa derslerinde arka sıralara çekilir, kabak çekirdeği yiyerek Pardayanlar’ı, Sefiller’i, Devri Alem Seyehati’ni yutarcasına okurdu. İkinci sınıfta iken yazmaya da başladı. İlk ürünü bir hikaye idi; ‘Horoz Mehmet’. Edebiyat öğretmenimiz Gazali Bey, hikayeyi beğenmişti, Sabahattin’i övdü,
yüreklendirdi. Hikâyeyi şiirler izledi.” "
Okul gazetesinin yanı sıra o dönemde Yeni Yol Dergisi’nde de yayımlamıştır yazılarını.


Şiirleri okul gazetesinden sonra ilk kez “Çağlayan” dergisinde görülür. 1925- 1926 dönemlerinde bu derginin yönetiminde halk şiirleri yazan ve hatta “Bu Vatan Kimin” adlı şiiri ile de tanınan şair Orhan Gökyay vardır. Aynı dönemde Halit Fahri Ozansoy’un yönetimindeki “Servetifünun”da da yayımlar şiirlerini. Aynı dergide Tevfik Fikret gibi ‘toplumcu’ şairler de yer almıştır. (Sabahattin Ali de toplumcu gerçekçi olarak kabul edilir.)
Daha sonra ‘Güneş’ ve ‘Hayat’ dergilerinde yayınlanır şiirleri (1927).

1927’den itibaren 1934’e kadar öyküleriyle devam eder yazılarına (*7 Ekim 1928; Viyolonsel * 7 Eylül 1930; Bir Orman Hikayesi * 8 Ekim 1930; Bir Gemici Hikayesi) . Evet, bu dönemde hiç şiir yayımlamamıştır ama şiiri bırakmamıştır Sabahattin Ali. Nitekim 1934’te yayımlanan “Dağlar veRüzgâr” adlı şiir kitabındaki eserlerin çoğunu bu dönemde yazmıştır. ( 1931- 1934)

Yine bu dönemde, ilk hapis cezasını da, yazdığı iddia edilen bir şiir yüzünden almıştır. Şiirin adı “Memleketten Haber”dir. Aslında Sabahattin Ali bu şiir yüzünden değil de Cemal Kutay’ın iftiraları yüzünden ilk hapis cezasını almıştır desem daha doğru olacak. (Cemal Kutay’ın iftirasının ve tabi ki Sabahattin Ali’ye duyduğu öfkenin sebebi ise şu olaylardan ibarettir; Sabahattin Ali, Cemal Kutay’ın sahibi olduğu Konya Yeni Dünya Gazetesi’nde Kuyucaklı Yusuf romanını bölümler halinde yayımlamaya başlar. Ama yazara telif hakkını bir türlü ödemez Cemal Kutay. Bunun üzerine Sabahattin Ali de Kuyucaklı Yusuf’un yayımlanmamış bölümlerini gazeteye göndermeyi keser, yayımı yarıda bırakır.)

“Memleketten Haber” şiirini Sabahattin Ali’nin, Cemal Kutay’ın bulunmadığı bir toplantıda okuduğu iddia edilmiştir. (Cemal Kutay’ı bu şiirden haberdar edenler de (24 Aralık 1932 tarihli mahkemede Mehmet Emin Bey ve Cemal Kutay’la birlikte şahitlik yapan) Recep Bey ve Eyüp Hamdi’dir bence, çünkü toplantıda bulunanlar Recep Bey ve Eyüp Hamdi’dir.) İddialara göre Sabahattin Ali Atatürk’e aşağıdaki şiirle hakaret etmiştir;

MEMLEKETTEN HABER
Hey anavatandan ayrılmayanlar
Bulanık dereler durulmuş mudur?
Dinmiş mi olukla akan o kanlar?
Büyük hedeflere varılmış mıdır?
Asarlar mı hala Hakk’a tapanı?
Mebus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzleri dirilmiş midir?
(…)
Cümlesi beli der enelhak dese
Hala taparlar mı koca terese?
İsmet girmedi mi hala kodese?
Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?

Sabahattin Ali, mahkemede; “Reisicumhur Hazretleri’ne hakaret içeren ‘Memleketten Haber’ adlı bir şiiri, Yahya ve Namık Bey’lerin hanelerinde okuduğum hakkındaki iddianameye itirazımdır” diye başlayan, dokuz maddelik savunmasında bu şiiri ilk kez gördüğünü, şikâyetlerin iftiradan ibaret olduğunu anlatmıştır ve “madde madde gösterdiğim itirazlarımın ilgi ile ele alınarak soruşturmanın derinleştirilmesi ve soruşturmanın sonucuna göre muhakemeyi durdurmanızı isterim efendim.”diye sonlandırarak savunmasını vermiştir.
Bütün bunlara rağmen 22 Aralık 1932 tarihindeki mahkemede bir yıl hapse mahkum edilmiştir ve o tarihte Konya Hapishanesine giren Sabahattin Ali, bu kez tahliyesini talep eder. Talebi reddedilir, üstelik cezasına iki ay daha eklenir. Bunun üzerine Temyiz Mahkemesi’ne, bir bölümünü aşağıda belirteceğim yazıyı gönderir;
“… Konya Asliye Ceza Mahkemesi’nde akıl, mantık, insanlık, vicdan ve kanunla bağdaşmayacak şekilde bir seneye mahkûm edilmiştim. Aleyhimde gelen bozucu kararından sonra cezam sağlamlaştırılarak iki ay daha ilavesiyle 14 aya mahkûm oldum. Birinci hüküm verildiği zaman adalete olan itimadım sarsılmaz derecede kuvvet ve neticenin lehime olacağına ehemmiyetim mükemmel idi. Hükmün bu şekilde ortaya çıkası beni hayret, üzüntü ve kırılmama sevk eyledi.
Konya Hapishane’sinde mevkuf
Konya Ortamektep
Almanca Muallimi
Sabahattin Ali ”


Mahkeme Tutanaklarından

Neyse Sabahattin Ali cezası bitmeden, Cumhuriyet’in onuncu yılı dolayısıyla çıkarılan afla beraat etmiştir. Ve (yaklaşık 5 ay Konya Cezaevinde, 5 ay Sinop Cezaevinde olmak üzere) toplam 10 ay hapis yatmıştır Sabahattin Ali ( 22 Aralık 1932- 29 Ekim 1933). Sabahattin Ali cezasının bitmesine 4 ay kala beraat etmiştir etmesine ya, artık memur değildir. Hapis cezası yüzünden, 29 Nisan 1933 tarih ve 1249 sayılı karar ile memurluk kaydı silinmiştir. Memuriyete kabulü için beraat ettikten sonra verdiği dilekçe de reddedilmiştir ayrıca. Bu red üzerine Sabahattin Ali, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hikmet Bayur ile görüşür. Bakan, Sabahattin Ali’ye alt komisyon yetkilisi ile de görüşeceğini bildirir. Sonra da yetkilinin kabulü onaylamasına rağmen Bayur; “Eski zihniyet ve ruhi haletini değiştirdiği sabit olmadıkça istihdamı caiz değildir” açıklamasını yaparak engel olur Sabahattin Ali’nin memuriyete kabulüne. Sabahattin Ali’nin bu durumu nasıl düzelteceğini sorması üzerine “yazınız” diye cevap vermiştir Hikmet Bayur. Sabahattin Ali de Varlık dergisinin 15 Ocak 1934 tarihli 7. sayısında Reisicumhur’a olan hayranlığını anlatan “Benim Aşkım” adlı şiiri yayımlamıştır:


BENİM AŞKIM
Bir kalemin ucundan hislerimiz akınca
Bir ince yol onları sıkıyor, daraltıyor;
Beni anlayamazsan gözlerime bakınca
Göğsümü parçala bak kalbim nasıl atıyor.
Daha pek doymamışken yaşamın tadına
Gönül bağlanmaz oldu ne kıza, ne kadına…
Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına
Senden başka her şeyi bir mangıra satıyor.
Sensin, kalbim değildir, böyle göğsüme vuran,
Sensin “ülkü” adıyla beynimde dimdik duran
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran;
Seni çıkarsam, ömrüm başlamadan bitiyor.
Hem bunları ne çıkar anlatsam bir dizeye?
Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya
Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.
(Varlık 15 Ocak 1934)

Bu şiirin de etkisi ile Aralık 1934’te 25 lira aylıkla, Talim ve Terbiye Dairesi ikinci sınıf mümeyyizliğine atanmıştır.
Yani Sabahattin Ali bir şiir yüzünden hapse girmiş ve memuriyetini kaybetmiş, sonra yine bir şiir sayesinde yeniden memuriyete atanmıştır.
Gazi’ye yazdığı bu şiirden sonra bir yıl boyunca şiirleri görülmemiştir. Oysa ki hikâyeleriyle, çevirileriyle ve eleştirileriyle adından sıkça söz ettirmiştir bu dönemde. Bir yılın sonunda Varlık’ın 15 Nisan 1935’te tarihli 43. sayısında “bilinen” hayattayken yayımlanan son şiiri yer alır. Bu son şiir “Ruhumun Dalgaları” adını taşır. Bence şair kendisininkinden başka hikâyeler yazmış ve artık kendi hikayesini, kendi duygularını anlatmak istemiştir bir senenin sonunda. Şiirinde yeniden kıpırdanan ve bu kıpırtısıyla kendisini korkutan hislerini anlatmıştır. İşte şiir, buyurun siz yorumlayın;

RUHUMUN DALGALARI
Ruhumun dalgaları, koşup kabarmayınız.
Her damlanız tutuşan göğsüme birer bıçak.
Kalbim bir kayadır ki neredeyse yıkılacak,
Hayalden köpüklerle kalbimi sarmayınız.
Dümdüz olsam diyorum ve kumlu bir sahili
Yalayan sular gibi siz de yavaşlasanız
Bilmediğim yeni bir masala başlasanız
Çekilse kulağımdan hatıraların dili
Ey eski günler artık bana yaklaşmayınız,
Ey hayaller, vurmayın kalbimin sert taşına
Bütün bir hayat bile değmez bir gözyaşına
Ruhumun dalgaları, köpürüp taşmayınız.
(Varlık, 15 Nisan 1935)

Bu şiir, şairin kendi duygularından bahsettiği tek şiir değildir. Sabahattin Ali her yapıtında duygularından bir nebze bahsetmiş ya da onlara dair ipuçları vermiştir. Bu gerçeği kendi kelimeleriyle, 9 Haziran 1933’te Sinop Cezaevi’ndeyken arkadaşı Ayşe Sıtkı’ya yazdığı mektupta şöyle kaleme alır:
“… Hapishane Şarkısı 5 hoşuna gitmiş, memnun oldum. Ben yazılarımı çok severim ve yegâne zayıf tarafım budur, söz aramızda belli etmesem bile yazılarımı beğenmeyenlere fena halde kızarım (Galiba, güzel mektup yazamıyorsun dediğin için sana da çatmıştım) Sebebi de şu: Ben yazılarımda zannedildiğinden daha çok samimiyimdir ve bunlar benim dimağı hayatımın birer vesikası ve hepsi birden tarihidir.”
(Hapishane Şarkısı 5, daha çok ‘Aldırma Gönül’ olarak bilinir.)
‘Hapishane Şarkısı 5′ şiirinin orijinal yazımı ( BTA Arşivinden)

Ve ayrıca bu gerçeği seneler evvelden kanıtlar gibi babasının ölümünden dolayı duyduğu derin acıyı şu dizeleri ile ifade etmiştir:
BABAM İÇİN
Allah’ım!.. İşte bugün,
Şu zavallı ömrümün
En matemli günü
Elim böğrümde kaldım,
Ben bu gün haber aldım:
Babamın öldüğünü.
(…)
Daha kaç gün evvel,
Yüzümü okşayan el,
Şimdi toprak oluyor.
Güneş Dergisi – 15 Ocak 1927

Ve bunun gibi; yalnızlık hissini “Rüzgar” şiiriyle, Nahit Hanım’dan karşılık bulamadığı aşkını “Ben Gene Sana Vurgunum” adlı şiiriyle, genç sevgilisi Melahat Muhtar’ın bir doktor ile evlenmesinden dolayı duyduğu hayal kırıklığını “Koşma” şiiriyle ifade etmiştir ve bunlar gibi bir çok özel duygusu yer alır şiirlerinde… İşte kendi kaleminden Sabahattin Ali ;

RÜZGAR
(…)
Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgâr!
Benim arık yalnız sana itimadım var.
Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
Etrafımın sözlerine asla aklım ermedi,
Etrafımda bana asla kulak vermedi.
Senelerden beri hâlâ anlaşamadık,
Bende kestim anlaşmaktan ümidi artık.
Gözlerimde hakikati sezen bir nurla
Etrafımı süzüyorum biraz gururla.
(…)
Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
Zaman zaman mağlûp olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
İşte rüzgâr, şimdi sana sığınıyorum!
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
En asîl şey seni buldum bu kâinatta,
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
Ne süse, gösterişe bir baktığın vardır.
Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.

BEN GENE SANA VURGUNUM
Seneler sürer her günüm
Yalnız gitmekten yorgunum
Zannetme sana dargınım
Ben gene sana vurgunum
Başkalarına gülsem de
Senden uzak kalsam da
Sevmediğini bilsem de
Ben gene sana vurgunum
KOŞMA
Sevip sevip yâri ele kaptırmak
Kara bahtın bana eski işidir.
Ömrümdeki yıllar kadar yâr sevdim
Her biri bir başkasının eşidir.
(…)

Sabahattin Ali’nin Çizdiği Bir Desen

Sabahattin Ali de diğer şairler gibi döneminin edebiyatından etkilenmiş bir şairdir. Halk şiiri tarzında yazar. “Toplumcu, gerçekçi” bir yol izlese de şiirlerinde imgelere de yer vermiştir. Ama bu, gerçek dışılığa yöneldiği anlamına gelmez, şiirlerinde en çok kullandığı ve hatta kitabının isminde de yer verdiği “Dağ” ve “Rüzgâr” imgeleri, şaire hayatın sıradanlığından, koşuşturmasından, yalancılığından ve telaşından apayrı; özgürlük, cesaret, güven gibi “doğal” güçleri ifade eder. Doğaya ait bu imgeleri, aslında doğanın bir parçası olan ama yapaylıklarla, yalanlarla yoğrulduğundan kendini başka kılıklara sokan “insan”a, özünü anlatabilmek için kullanır bana kalırsa;

DAĞLAR
(…)
Başım dağ, saçlarım kardır,
Deli rüzgârlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.
(…)
Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır.

Sabahattin Ali’nin toplam 66 şiiri bulunmuştur. Oysa hayatta olduğu sürece yayımlanan tek şiir kitabı olan “Dağlar ve Rüzgâr”da 28 şiirine yer vermiştir. Bu 28 şiirin 5 tanesi daha önce çeşitli dergilerde yayımladığı şiirlerdir;
Dağlar; Atsız Mecmua – 15 Kasım 1931 ,
Rüzgar; Atsız Mecmua – 15 Haziran 1931 ,
Karayazı; Atsız Mecmua – 15 Nisan 1932 ,
Mayıs; Atsız Mecmua – 15 Mayıs 1932 ,
Unutamadım; Atsız Mecmua – 25 Eylül 1932 .
Daha önce okuyucuyla hiç buluşmayan 23 şiiri de oldukça beğeni toplamıştır (özellikle Hapishane Şarkıları) . Ayrıca Sabahattin Ali şiirlerinin tanınmasındaki “içerik” kadar önemli olan bir diğer sebep belli bir hece ölçüsü ile yazılmış olmasıdır. Bu özellik şiirlerinin bestelenmesini kolaylaştırmıştır ve kendisinden kuşaklar sonra bile şarkılarda yolumuza çıkmıştır Sabahattin Ali. Bestelenen şiirleri şunlardır:
Hapishane Şarkısı 5 – Kerem Güney, Edip Akbayram
Leylim ley – Zülfü Livaneli (Bu şiir ‘Ses’ adlı öyküsünde kullanılmıştır)
Hapishane Şarkısı 1 – Edip Akbayram
Hapishane Şarkısı 3 – Ahmet Kaya
Çocuklar Gibi – Sezen Aksu
Kızkaçıran – Ahmet Kaya
Karayazı – Ahmet Kaya
Melankoli – Nükhet Duru
Eskisi Gibi – Nükhet Duru
Dağlar- Sezen Aksu
Son Mektup – Emre İpor (BTA’nın 27 Mart 2008’de gösterime açacağı ‘Ölüler Her Zaman Genç Kalır’ oyunu için hazırlanmış final şarkısı)
Bestelenen bu 11 şiirden 10’unun bulunduğu Dağlar Ve Rüzgar kitabı 1934’te basılır. Oldukça beğeni toplayan bu kitap Yaşar Nabi tarafından şöyle yorumlanır;
“Muellifin son yazılarını bir araya toplayan bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir, (…) Sabahattin Ali’nin tecrübeleri de muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissettirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. (…) Komplike imajlardan kasti olarak kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş. (…) Sabahattin Ali’de iç cevheri vardır. Yapmacığa ve gülünce düşmeden halk tarzında şiirler yazabilmesi onun hesabına kaydedilecek büyük bir muvaffakiyettir.”
(Hakimiyet-i Milliye, 2 Nisan 1934)
Görüldüğü gibi edebiyat camiasından da beğeni görmüştür Sabahattin Ali şiirleri. Ama bunlara rağmen yine de başka bir şiir kitabı yayımlamamıştır. O, şiirlerindense öykü ve romanlarını sevmektedir daha çok. Hatta öyle ki 1943’te ilk kez “Değirmen” adı ile birleştirilen “Dağlar ve Rüzgar” kitabında bile, şiirlerine hiç katkı koymamıştır. Gerçi neden hiçbir şeyi değiştirmediğini 1943’te Bilgi Yayınevi tarafından basılan “Değirmen Dağlar ve Rüzgar” kitabının başında “yazarın önsözü” başlığıyla açıklamıştır :
“Şiir ve hikâyelerim arasında, yazmış olmaktan utanacağım kadar kötüleri olduğunu biliyorum. Bunların bir kısmının çocuk denecek bir yaşta yazılmış olmaları bence bir mazeret değildir; çünkü bu çeşit bir yazıyı bugün herhangi bir imzanın üstünde görsem, sahibini ıslah olmaz bir zevksizlik ve tam istidatsızlıkla suçlandırmakta tereddüt etmem. Bunların benim sanat hayatımın gelişmesini göstermesi bakımından, sadece kendim için bir ehemmiyeti vardır ki bu da onları başkalarına okutmak için bir sebep olamaz.
Buna rağmen bu yeni baskıdan onları çıkaramadım. Çünkü bir kere okuyucu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim; ama böylece belki de eski bir hatayı devam ettirmekten başka bir şey yapmıyorum.
İyiyi kötüden ayırmak külfetini okuyucuya bıraktığım için özür dilerim.
Sabahattin Ali”
Şaşırtıcı değil mi? Yeni şiirlerini yayımlamayı bir tarafa bırakalım, yayımlanmış şiirlerini yeni baskıya koymakta bile tereddüt etmiştir Sabahattin Ali. Hatta önsözde belirttiği gibi bazılarını yayımlamış olmayı “hata” olarak görür, hatta şiirleriyle ilgili bu pişmanlığı duyması ilk de değildir. Sabahattin Ali’nin bu tarihten dokuz sene önce Ayşe Sıtkı’ya yazdığı 11 Nisan 1934 tarihli mektupta şiirleriyle ilgili, şunları yazmıştır:
“ … Ayşe, yalnız sana bir şey söyleyeceğim: Dünyada pek çok hatalar yapmışımdır, fakat bunlardan bir tanesi gayrı kabildir. Ve beni her zaman üzecektir. Ben bu şiirleri kitap halinde çıkarmamalı idim. Bunları neşretmekle asla iyi bir şey yapmış olmadım. Başkalarının fikirlerini bir tarafa bırakalım bu manzumelerin kaç paralık şeyler olduğunu ben herkesten iyi bilirim. Gelip geçici bazı taraflarım bunlarda görülse bile ben asıl Sabahattin Ali ile bu yazılar arasında bir irtibat göremiyorum… Şimdilik bunları senden başkasının bilmesine lüzum yoktur. Gözlerinden binlerce defa öperim Ayşe. Sabahattin Ali”
Anlaşılan o ki bu yüzden yeni bir kitap yayımlamak istememiştir. Ama biz günümüzde “Dağlar ve Rüzgâr”ın dışında iki başlıkta daha okuyabiliyoruz şiirlerini; Kurbağanın Serenadı (22 şiir) ve Öteki Şiirler (23 şiir). İşte bu incelemeler;
‘Kurbağanın Serenadı’ şiirlerinden bir örnek

KURBAĞANIN SERENADI

Sabahattin Ali bu başlıktaki şiirleri 4 bölüme ayırmıştır;
1- Kurbağanın Serenadı (Bu bölümdeki şiirler: Kurbağanın Serenadı, Beşik, Kudurmak, Firar, Bütün İnsanlara, Yat ve Uyu, Ebedi)
2- Köprünün Çocukları (Bu bölümdeki şiirler: Köprünün Çocukları, Köprünün Geceleri, Köprüde Sabah, Serserinin Ölümü)
3- Buruşuklar (Bu bölümdeki şiirler: Buruşuklar, İlk Beyaz Saç, Babam İçin, Çakır, Safa, Sevdasız)
4- Oyuncak (Nefes, Hayat-Kalender, Hayat-Merûkeci, Hayat-Bedbin)
Bu 22 şiiri Sabahattin Ali, Almanya’da bulunduğu dönemde (1926-1929) bir deftere eski yazı ile yazmıştır.
Bunlardan 9 tanesi hiçbir yerde yayımlanmamıştır, fakat diğer 13 şiir çeşitli dergilerde okunmuştur.

Bunlar sırasıyla;
1- İlk Beyaz Saç (Çağlayan – 1Mart 1926)
2- Köprünün Çocukları (Servetifünun – 25 Kasım 1926)
3- Buruşuklar (Servetifünun – 9 Aralık 1926)
4- Köprünün Geceleri (Servetifünun – 6 Ocak 1927)
5- Babam İçin (Güneş – 15 Ocak 1927)
6- Sevdasız (Servetifünun – sayı 125, 1927 )
7- Serserinin Ölümü (Hayat – 4 Haziran 1927)
8- Çakır (Güneş – 1 Eylül 1927)
9- Hayat- Mefrukeci (Irmak – 1 Nisan 1928)
10- Hayat- Bedbin (Servetifünun – 19 Nisan 1928)
11- Beşik (Hayat – 25 Mayıs 1928)
12- Köprüde Sabah (Meşale – 1 Ağustos 1928)
13- Kurbağanın Serenadı (Servetifünun – 30 Ağustos 1928)
Sabahattin Ali kitap şeklinde hazırladığı bu defteri 1929 yılında Nahit Hanım’a hediye etmiştir ve ayrıca bu şiirlerden birkaçı Nahit Hanım’a duyduğu aşkı anlatır.

ÖTEKİ ŞİİRLER

Bu başlık altındaki şiirler de “Değirmen Dağlar ve Rüzgâr” kitabının Bilgi Yayınevi tarafından yayımlanan 4. baskısında (1973) bütün olarak okuyucuya sunulur ilk kez. Hepsi dergilerde yayımlanan 23 şiir, yayım yerleri ve tarihleri ile beraber Asım Bezirci’nin çalışmaları ile birleştirilmiştir. Bunlar sırasıyla;
Şarkı, Nedamet, Aşk Başlangıcı, Kümeste Sabah, Acaba, Gecenin Kemanı, Muallim, Ne Kazandık, Güzel Naziresi, Öksüz Kız Masalı, Dere, Kalbimde Aşksınız, Bir Macera, Nefes, Benim Aşkım, Ruhumun Dalgaları, Terkib-i Bend Risalesi, Mesnevi, Şarkı 1, Şarkı 2, Şarkı 3, Şarkı 4, Daussıla.

Ayşe Sıtkı
Sabahattin Ali’nin Ayşe Sıtkı’ya yazdığı mektuba ve kitap önsözüne geri dönelim şimdi. Bu yazıdan şiirlerini üvey evlat gibi gördüğü anlaşılıyor; ki şair mektubunda şiirlerinin kendisi ile bir bağı olmadığını yazmıştır. Oysa 29 Haziran 1933 tarihli mektubunda bunun tam tersini yazmıştır. İşte bu tezatlık Sabahattin Ali’nin şiirlerinde de vardır. Örneğin;
1934 yılında yazdığı iki şiir:
ÖYLE GÜNLER GÖRDÜM Kİ
(…)
Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum,
Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum.
(…)
Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı,
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.
GÜNÜMÜZ
(…)
Aklı kafamızdan sürsek,
İlmin içine tükürsek,
Dünyaya çevirip dirsek,
Günümüzü hoş geçirsek
(…)
Toprağa girinceye dek
Esrârı görünceye dek,
Yani, geberinceye dek,
Günümüzü hoş geçirsek.
1925’te ve 1928’de yazdığı iki şiir (sırasıyla);
NEDAMET
(…)
Hele artık kurtuldum
Bir küçücük hicrânla
Aşktan kalmadı korkum
Hakka sarıldım cânla
Gel ey günahkar güzel
Sen de sarıl Allaha
Dünyada yalnız o el
Hitâm verir her âha.
BÜTÜN İNSANLARA
(…)
Ne gaye taşıyorum,
Ne bir dağ aşıyorum;
Delice yaşıyorum,
Ne ihtiras, ne ümit…
(…)
Korkutmaz beni ölüm,
Bir şeytan kadar hürüm.
Süremez bende hüküm
Ne Allah, ne de Nahit…
1932’de ve 1933’te yazdığı iki şiir (sırasıyla);



ÇOCUKLAR GİBİ
(…)
Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi
(…)
İSTEK
(…)
Görünmez kollar boynumda,
Yarin hayali koynumda,
Sıcak bir kurşun beynimde,
Bir ağaç dibinde yatsam…
(Şiirin tümü okunduğunda ‘ağaç dibinde yatsam’ derken ölümü kastettiği anlaşılıyor.)

Ayşe Sıtkı’ya yazdığı mektuplardan biri ve imzası
Bana kalırsa Sabahattin Ali, şiirlerinin konusuna bakıp da düşünüleceği gibi değişken ve dengesiz bir ruh hali içinde değildir. Sanatçı olması dolayısıyla da çok çeşitli duygular barındırmaktadır içinde ve kontrolünü yitirmeden etkin olması için bazen umutlu bazen umutsuz yanına izin verir. Zira kendisi de Ayşe Sıtkı’ya yazdığı 10 Mayıs 1933 tarihli mektubunda şiirlerindeki tezatlığı ölüm ve yaşama isteği örneğiyle şöyle anlatıyor;

“… fakat benim gibi ölünceye kadar her gününü kendine zehir edecek yaradılışta olanlar ne diye yaşasınlar?
Sakın bu sözümden benim tab’a hayatı sevmeyen bir adam olduğum neticesini çıkarma, bunu demek istemiyorum. Ben belki herkesten daha çok yaşamaktan zevk duyabilirim. Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki içerisi benim kadar hayat dolu pek az insan vardır, fakat her şeyin fazlası gayrı tabii neticeler verir. Ben o kadar çok, o kadar başka o kadar mütenevvi yaşamak istiyorum ki bu arzu beni diğer yaşayanlardan ayırarak, hayatımı, beni canımdan bezdiren hadiselerle dolduruyor ve ben yaşamamayı istiyorum. Yani o kadar çok yaşamak istiyorum, hayatı o kadar çok seviyorum ki, asla az olmayan fakat daima manilara çarpan bu arzu beni ölümü dört gözle arayacak hallere düşürüyor.”

Ne acı değil mi? Kim bilir Nahit Hanım’a da ne büyük aşk duymuştur da artık hüküm süremez olmuştur kendinde… Aslında her şeyin cevabı açık… Görmek gerek sadece.

İşte böyle sevgili arkadaşlar, Sabahattin Ali şiirleri ile ilgili yazımı bu mektupla noktalamak istedim. Şiirlerinin benim için ifade ettiklerine elimden geldiğince yer vermemeye çalıştım, sizin beğenilerinize müdahale etmemek için. Bu yüzden de tek tek şiirlerini, bu şiirlerin hikâyelerini ve açıklamalarını yazmaktansa, Sabahattin Ali’nin kendi şiirlerine bakışını, yazıldığı günlerden bu güne bu şiirlerin nerelerde hangi çalışmalarla ve ne sebeplerle yayımlandığını, bu şiirlerden yola çıkarak birazcık da olsa Sabahattin Ali’nin duygularını, bu konuda yazmış olduğu mektupları, (kendi dilinden kendisini yani)belgeleriyle yazmak istedim.

Araştırmak, öğrenmek hele ki edindiğim bu bilgileri yazmak, sizlerle paylaşmak inanın çok keyif verdi bana. Okudukça kaynaklarda belirtilmemiş bazı saptamalarım da oldu hatta. Kesin olmamakla birlikte kendi kendime edindiğim bu fikirler tarifsiz mutluluk verdi bana bu yazının hazırlık aşamasında.
 Örneğin;
“Koşma” şiirinden ve Sabahattin Ali’nin bu şiiri bir doktor ile evlenmesinden sonra Melahat Muhtar’a yazdığından bahsetmiştim. Sabahattin Ali “Çocuklar Gibi” adlı şiiri de Melahat Muhtar’a yazmıştır. Melahat Muhtar’ın dalgalı saçları vardır, uzun boylu, kumral tenlidir ve daha 15 yaşındayken âşık etmiştir Sabahattin Ali’yi kendisine.

Hiçbir kaynakta rastlamadım ama ben “Kıyamadığım” adlı şiiri de Melahat Muhtar’a yazdığını düşünüyorum. Sonuçta Sabahattin Ali’nin şiirlerinde kendi duygularını yani gerçekleri anlattığını biliyoruz öyle değil mi, bakın şiirin bir bölümünde ne var;

“Akıtıp gözüm yaşını
Hatırlarım gülüşünü;
Kıvırcık saçlı başını
Göğsüme koyamadığım”

Kim ola ki bu kıvırcık saçlı kız? Sadece bir fikir benimki… Araştırmalar kesin olmayan böyle fikirler yaratıyor işte insanın kafasında… Öyle keyifli bir his ki bu… Bunu bu kadar geç yaşadığıma ne kadar üzüldüğümü anlatamam, size de öneriyorum bu yüzden, eğer yapmıyorsanız ; “Araştırıp paylaşınız lütfen. Kendinizi çok daha iyi hissedersiniz” .


‘Ölüler Her Zaman Genç Kalır’ oyununun afişi

Bu yazımı hazırlarken, öğretmenim Hayrettin Filiz’in yazdığı ‘Ölüler Her Zaman Genç Kalır’ oyunundan ve kütüphanesindeki şu kitaplardan faydalandım;

* Sabahattin Ali – Asım Bezirci ( Bu kitapta Sabahattin Ali’nin yaşam öyküsü yer alıyor)
* Değirmen Dağlar ve Rüzgar- Bilgi Yayınevi- 4. Basım ( Bu kitapta Asım Bezirci’ nin araştırması sonucu ilk kez yer alan ‘Öteki Şiirler’ bulunuyor. Ve tabi ki yazarın önsözü başlığı ile Sabahattin Ali’nin yazısı)
* İki Gözüm Ayşe – Ayşe Sıtkı ve Doğan Akın ( Bu kitapta Sabahattin Ali’nin Ayşe Sıtkı’ya yazdığı mektuplar yer alıyor)
* Sabahattin Ali Bütün Şiirleri- YKY – Atilla Özkırımlı ( Bu kitapta ne olduğu adından anlaşılıyor)

Bana kütüphanesini açtığı ve bu yazımı hazırlarken yardımlarını ( Bir virgül yüzünden bile hır çıkarsa da) esirgemediği için sevgili öğretmenim Hayrettin Filiz’e çok teşekkür ediyorum.
Aynı zamanda Reisicumhur Davası’nı yazarken arkadaşım Hüseyin Seçkin’in “Sabahattin Ali Mahkemelerde” başlıklı tez yazısını kaynak olarak kullandım. Kendisine ve şiir incelemesi konusunda bilgilerini benimle paylaşan edebiyat öğretmeni, arkadaşım Yeşim Sayın’a da teşekkürler.
En kısa zamanda yeniden görüşmek üzere…

Didem OKTAY .. şubat 2008

17 Şubat 2013 Pazar

1679'dan 1933'e

Bu yazının esas amacı, kuantum fiziğinin gelişimini anlayabilmek için, tarihsel bir sıralama oluşturmaktır. Birbiriyle alakasız gibi görünen bazı gelişmelere, mesela ilk fotoğrafı çekebilmek için yapılan çalışmalar, termodinamik alanındaki gelişmeler, ışık ile ilgili araştırmalar vd, birbirlerini etkiledikleri için, bu sıralamada yer verdim. Zaman olarak ise, yapabildiğimce geriye gitmeye çalıştım, bu sebeple 1665 yılından başlayacağız.

Tarihsel sıralamaya başlamadan önce, bu yazıda çok sık karşıma çıkan Royal Society'den bahsetmek istiyorum. Bu topluluk, var olan (bilindiği kadarıyla) en eski bilimsel topluluk olarak, 1660 yılında, King Charles II tarafından Londra'da kurulmuş. Şu anda, İngiliz hükümetine bilimsel anlamda destek veren, bilim akademisi olarak çalışan güçlü bir topluktur. Bu topluluğun başkanı, üyeler tarafından ve üyeler arasından seçiliyormuş. Resmi sayfalarına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Ek olarak, buraya tıkladığınızda açılacak videoda, 6:48 den sonra, Royal Society'nin adı geçiyor, bu topluluğun üyelerin önemli bir kısmının mason olduğunu söylüyor locanın üstadı.
Yukarıda, o eski Royal Society'yi anlatan bir resim bulunuyor.

Bu topluluğun bu yazıdaki önemi, aşağıda göreceğimiz pek çok bilim adamının bu topluluğa üye olmasından geliyor. Bu araştırmaya konu olan ve bu topluluğa üye olan bilim adamları : James Chadwick, John Dalton, Michael Faraday, Ernest Rutherford, J.J.Thomson, Isaac Newton, Albert Einstein. Bunların dışında tanıdık bazı isimler de şu şekilde: Sigmund Freud, Robert Boyle, Charles Darwin, Benjamin Franklin, Stephen Hawking, Adam Smith (Ekonominin fikir babası), Richard Taylor, James Watt, David Baltimore, Daniel Gabriel Fahrenheit. Listenin tamamı için buraya tıklayınız. 
................................................................................
YIL 1665: İlk kez "kırılma" (ışığın kırılması) terimi kullanılmıştır, Francesco Maria Grimaldi tarafından. Işığın diğer özelliklerinin bulunması için daha çok deney yapılması gerekecek.
YIL 1679-1680 : Royal Society üyesi Sir Isaac Newton, ortaya attığı yerçekimi, hareket kanunu gibi olgular sayesinde, klasik mekaniğin kurucusu ünvanını bu yıllarda alır. Newton'un bu bilinen çalışmalarının yanısıra optik'le ilgili de araştırma yapmış; örneğin prizmadan geçen beyaz ışığın farklı renklere ayrılması, teleskop gibi.. Newton ile ilgili başka iddialar da var, mesela gizli bir örgüt olan, 1099 yılında kurulmuş Prieuré de Sion'un üyesi olduğunu yazmışlar, konu çok derin, tapınak şövalyelerine kadar gidiyor, onu burada incelemeyeceğim.
Newton'ın Calculus üzerinde de Gottfried Wilhelm von Leibniz ile birlikte emekleri var, eğrinin altındaki alan, tanjant çizgisi konularını aydınlatan insanlar bunlar, ama bu konu matematikle ilgili. Kuantum Mekaniği bambaşka bir konu olsa da, burada bizim için önemli olan şey, Newton'un ışığı bir parçacık olarak algılaması ve bu görüşün çok uzun soluklu tartışmalara sebep olmasıdır. Burada bahsedilen özellik şudur; Işık, bir yere çarpar ve yansır, çarpma açısıyla yansıma açısı aynıdır ve doğrusal hareket eder. Ne var ki, Huygens bu parçacık görüşüne itiraz edecektir.
YIL 1690: Christiaan Huygens, Newton'la hemen hemen aynı konuları araştıran, Newton'dan 13 yaş büyük ama aynı dönemin bilim adamıdır. Bu adam, ışığın parçacık değil, dalga olduğunu iddia eder. Cisimlerin gölgesinin keskin olduğunu düşünen pek çok bilim adamı, ışığın dalga olabileceğini kabul etmek istemez elbette. Yine de çok uzun soluklu bir tartışma başlamış olur! Işık (light) parçacık mıdır, dalga mı?
Bunun cevabı yıllar sonra verilecektir, ancak önce biz dalga (wave) ile parçacık (particle) farkına aşağıdaki videodan bakalım:

Yukarıda görünen durumda, ışığın parçacık özelliği göstermesi sonucu gölgenin keskin kenarlı olmasını, dalga özelliği göstermesi sonucunda da yarı gölgenin var olmasını bekleyebiliriz. Bu yaklaşım, basit bir yaklaşımdır, günlük hayatımızdan bir örnektir sadece, bunun cevabı ise uzun bir döneme yayılan deneylerle verilecektir.
Burada hatırlatalım, 1698 yılında, Thomas Savery tarafından, ilk kez buhar gücünün endüstride kullanımı için çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların, başka bilim adamlarının katkısıyla, 1733 yıllarında netice vermesi sonucu, 1760'larda sanayi devrimi başlamıştır. Bu dönemden sonraki süreçte, buhar gücü, daha yüksek güç gerektiren imalatın gerçekleşmesini, süreçlerin hızlanmasını sağlayacaktır ve inanılmaz gelişmeler yaşanacaktır. Bu süreç 1840'lara kadar devam edecektir.
YIL 1789: Bu arada, atomla ilgili farklı gelişmeler olur; Antoine Lavoisier tarafından, bir kimyasal tepkimede kütlenin korunduğu bulunur ((Kütlenin korunumu yasası, bizim lise kimyasında kullandığımız temel kuraldı, kimyasal denklemlerde giren maddelerin kütleleri toplamı, çıkan maddelerin kütleleri toplamına eşittir derdik ya, bu buluş Atom'un modelinin tanımlanmasından önceleri yapılmış)).
YIL 1803: Yine Royal Society üyesi olan başka bir bilim adamı, John Dalton da, atom ağırlığı ile ilgili çalışma yapar ve belirli kimyasalların atomik ağırlıklarını listelemeye başlar. Böylece bizim lisede gördüğümüz periyodik tablo konusuna yavaş yavaş geliyoruz, ancak esas 1869 yılında tablomuzun temeli oluşacak. Dikkatinizi çekerim; Dalton, atomun yapısından henüz haberdar değil, ancak maddenin en küçük (ki artık günümüzde atomun çok küçük olduğunu söylemek mümkün değil, içinden neler neler çıktı) halini incelediğini söyleyebiliriz.
YIL 1803: Aynı yıl, Newton ve Huygens'ın ortaya attığı, parçacık-dalga çatışmasında, Huygens'ı destekleyen bir çalışma gerçekleştirilir. Royal Society üyesi Thomas Young, ışığın dalga özelliğini gösterir bir deney gerçekleştirdiğini açıklar! Deneyin şematik gösterimi aşağıdaki gibidir:
Yaptığı deney aslında oldukça basitti ve kendi deyimiyle de, güneş ışığının geldiği her yerde bu deney tekrarlanabilirdi, herşey ortadaydı. Deneyde, ışık kaynağını engelleyen bir tabaka var, ancak bu tabakanın üzerinde bir delik var. Bu delikten geçen ışık, ikinci bir engelle karşılaşıyor, onun da üzerinde iki delik var. Sonunda en alttaki perdede, şeritler halinde açık ve koyu gölgeler oluşuyor. Bu deney sonucu ışığın parçacık özelliğinde değil, dalga özelliğinde olduğunu gösteriyordu, zira yarı gölgenin, gölgede dalgalanmanın varlığı, ışığın doğru çizerek ilerlemediğini ispat etmeye yetiyordu.
Newton'un önerisini çürüten bu çalışmayı bir başka deney daha izler, böylece dalga kuramına olan inanç kuvvetlenir, ancak tartışmalar burada bitmeyecektir ve aslında Newton'un iddiasında da haksız olmadığına kanaat getirilecektir.
YIL 1810: 1803 yılında kimyasalların atomik ağırlıklarını listelemeye başladığını söylediğimiz John Dalton, çalışmalarını bu yıllarda açıklamış, hatta bazı çalışmaları ölümünden sonra açıklanmış. Kendisi, her kimyasl maddenin kendisine özgü biricik bir parçacığı olduğunu ortaya atar. Bu parçacıkların parçalanamayacağını ancak birleşerek farklı maddeler oluşturabildiklerini, ve bunların daire şeklinde olduğunu da ilave eder.
Günümüzde artık atom parça pinçik edilebilmekte bu sayede çok büyük enerjiler elde edilebilmektedir, nükleer enerji santralleri, atom bombaları vs bu enerjilerle besleniyor. Ancak, Dalton, kuşkusuz çok önemli bir açıklama yapıyor, atomun yapısı ile ilgili bir öneride bulunuyor. Lisede Dalton'un atom modelini görmüştük, hatırlıyorum. Kendisi, bugünki atom modeline giden yolda ilk adımı atmıştır.
YIL 1811: Amadeo Avogadro adındaki bir bilimadamı,avogadro yasasını ortaya atar. Bu yasaya göre; gazın kimyasal yapısı ne olursa olsun, aynı sıcaklık ve basınç koşullarında, eşit hacimli bütün gazlar, eşit sayıda molekül içermektedir. Bunun neden böyle olduğu anlaşılmasa da, bu hipotez o dönemlerde yapılan deneylerle doğrulanır, ancak gazların davranışının daha net anlaşılabilmesi Maxwell ve Boltzmann'ın çalışmalarıyla gerçekleşecektir. ((Burada bahsetmeden geçemeyeceğim, avogadro katsayısını da kendisi buluyor, bu sayıyı lise dönemimden hatırlıyorum. Sayının kendisi: 6,02214199x1023 iken: 1 mol yani 12 gr Karbon12 elementindeki atom sayısını vermektedir.))
YIL 1816: William Prout adlı kimyager, maddelerin atom ağırlıklarına bakarak, bütün atomların çekirdeklerinde hidrojen olduğunu ileri sürer. Atom ağırlıkları arasında bir orantı bulur ve bu orantıya dayanarak, her atomda hidrojen olduğunu, acak bu hidrojenlerin miktarlarında farklılık olduğunu iddia eder. Bu hipoteze Prout'un Hipotezi deniliyor. Daha sonraları bu oranı desteklemeyen maddelerin bulunmasıyla bu yaklaşımdan vazgeçilmiş, ancak bu yaklaşım atomun çekirdeğinde başka maddelerin bulunabileceğine ilişkin farlı bir bakış açısı yaratmıştır. Başka bir değişle, atomun içinde başka bileşenler vardır evet, ama bu bileşenlerin ne olduğu henüz bulunmamıştır.
YIL 1823: Bundan tam 75 yıl sonra, Boltzman'ın entropiyi tanımlamasına yardımcı olacak "Carnot çevrimi" kavramı , bilim dünyasına girer. Bu kavram, Sadi Carnot tarafından, bir ısı makinesi tasarlamak amacıyla kullanılmıştır. Dolayısıyla konu termodinamikle yani ısı ile iş yapabilmekle alakalıdır, bu sebeple detaya inmeyeceğim.
YIL 1825: İlk kalıcı fotoğraf, Nicéphore Niépce tarafından çekilir.Hatta aslında ilk fotoğrafı 1922 yılında çeker, ancak çoğaltmaya çalışırken tahrip eder, dolayısıyla bu fotoğraf günümüze ulaşamamıştır. Burada bizim için önemli olan konu, fotoğraf çekebilmek için, ışığa tutulduğunda kararan bir maddenin kullanılmış olmasıdır. Işığa maruz kalmayan kimyasalı da suyla banyo ettiğinde, geriye istediği görüntü kalmış.
Michael Faraday

YIL 1847: Nanoscience'a (nanobilim) giriş yapılır, yine bir Royal Society üyesi Michael Faraday (hemen yanda bir resmi mevcut) tarafından. Kendisi nanopartiküllerin varlığını ispatlar bir deney gerçekleştirir. Nanoteknoloji veya nanoscience olarak anılan bilim dalı; maddeyi atomik ve moleküler düzeyde inceler kardeşim. 100nm ve bunun altında ölçülerde maddeler üretilir bu teknolojiyle. Bu arada 1nm =1×10−9 m 'dir. Çoğumuz onun adını, elektromanyetik alandan ve elektrolizden biliriz, bakınız: lise fizik ve kimya defteriniz. ((Lisede fen bilimleri alanını seçenlerin defterlerinden bahsediyorum elbette, ancak eşit ağırlık seçenler de duymuşlardırFaraday'ın adını. )) Lost dizisinde de, Faraday soyadlı zeki bir bilim adamı karakteriyle, kendisine atıfta bulunuyorlardı.

YIL 1860-70: Bu yıllarda, Royal Society üyesi James Clark Maxwell, klasik elektromanyetik teoriyi kurmakla meşguldür. Elektrik, manyetizma ve ışığın birbiriyle ilişkili olduğunu; elektrik ve manyetizmanın, ışık hızında hareket eden dalgalar olduğunu ortaya atar. Kendisi elektromanyetik alanın yayılma hızını ölçer ve bu hız ışığın hızına eşit çıkar. Bu çalışma da ışığın dalga özelliğinde olduğunu savunmaktadır. Maxwell'in Faraday'dan da etkilenerek (ki bilim zaten birikimli ilerlemektedir, faraday da kendisinden önceki bazı bilim adamlarından etkilenmiştir) gerçekleştirdiği bu çalışmalar, fiziğin temellerini oluşturmuştur.
YIL 1869: Dimitri Ivanovich Mendeleev, atomları, kimyasal özelliklerine ayırarak oluşturduğu simetrik tablonun ilk sunumunu gerçekleştirmektedir. Periyodik tablo o zaman hayatımıza girer.
YIL 1865: Bu dönemde, Avogadro'nun çalışmasına başka bir çalışma eklenir ve Johann Josef Loschmidt, belirli basınç ve sıcaklık altında, 1 cm3 gazda yaklaşık 2.6x1019 molekül olduğunu ileri sürer. İşte bizim lisedeki gazların kimyası konusunun temel mantığı ortaya çıktı bile! Ne kadar da zorlanmıştım o derste!!
YIL 1866: Maxwell ve Ludwig Boltzmann, gazların kinetiği teorisini ortaya atarlar, bu açıklamalarda da atom kavramı kullanırlar! (Gaz moleküllerinin kinetik enerjisiyle, ortam sıcaklık-basıncı arasındaki ilişkiyi incelemişler. Gördüğünüz gibi, gazlar üzerine yapılan deneyler, atom kavramıyla tanımlanmaya başlar)
YIL 1880 - 1883: Bu dönemlerde, atomla doğrudan alakası olmayan, ancak elektirk ve ışık adına çok önemli gelişmeler yaşanır, Thomas Edison çalışmaları sonucunda, 1883 yılında New Jersey'de bir kasabanın aydınlatılmasını sağlar. Onun öncesinde, uzun süre yanabilecek bir lamba üzerine yaptığı çalışmalar, kurduğu bir laboratuvardaki asistanları (ki bu asistanların arasında, sonradan, parasını alamadığı için ayrılıp, alternatif akımı keşfedecek olan Nikola Tesla da vardır) tarafından yütrütülür ve Edison 1889 yılına kadar, William Sawyer 'dan esinlendiği için patent alamaz, ne var ki sonunda kabul edilir.
Bu çalışma atomla ilgili değildir, sadece daha önceden, elektirk üzerine yapılan çalışmaların bir sonucu olması açısından önemlidir.
YIL 1886: Heinrich Hertz, laboratuvarında, radyo dalgalarını keşfettiği bir deney gerçekleştirir. Kısa dalgaları algılayabilen basit de bir anten yapar. Frekans (sıklık) kavramı üzerinde çalışır ve frekans biriminin kendi soyadı olan "hertz" ile anılmasını sağlar.
Bu deneye göre radyo dalgaları adı üzerinde dalga halinde yayılıyor, tıpkı ışık gibi, kısacası ışığın dalga halinde yayıldığını destekler bir çalışmadır bu deney.
Bugün, hoperlör, kulaklık , bellek, güç adaptörü gibi teknolojik ekipmanların özelliklerinde gördüğümüz mHz (megahertz) veya Hz (hertz) birimleri de buradan gelmektedir. Hertz, saniye başına düşen devir sayısıdır.
Dalganın sıklığı yani frekansıyla ilgili aşağıdaki şekle bakabilirsiniz:
Frekansı Tanımlayan Görsel





Bu şema elektromanyetik spektrum olarak bilinir. Şemada değişen dalga boyları (Wavelength), en üst sırada gösterilmiş, bu dalgaboylarını temsilen şekiller yerleştirmişler, mesela radyo (radio) dalgaları binaların veya insan boyunun yüksekliği kadar geniş dalga boyuna sahiptir. Radyo dalgaları, mikrodalga (microwave), kızılötesi(infrared), görünür dalga boyu (visible), ultraviyole, x-ışınları ve gama ışınları da sırasıyla yukarıdaki spektrumde gösterilmiş. Bizim gözle görebildiğimiz dalgaboyunun, bütünün çok az bir yerini kapladığını görüyorsunuz. Bunun altında da dalgaların sıklık (frekans - frequency) ve enerji bilgileri var.
Bu tablonun 1800 lü yıllar için oldukça erken olduğunu ekleyelim, sadece dalganın frekansının belirlenmesinin ardından, iş nerelere geldi, onu görelim istedim.
YIL 1892: Yine ilginç bir çalışma geliyor, Otto Rudolf Martin Brendel, dünyadaki manyetik alan ve güneşten gelen yüklü parçacıkların oluşturduğu görsel şölenin fotoğrafını çeker, bu oluşuma Aurora Borealis denilir. İnternetten aratmanı tavsiye ederim canımın içi, ben gördüklerime inanamadım, bu görüntüleri yakalamak için kutuplara gitmek gerekiyor.
YIL 1895: Alman asıllı Wilhelm Conrad Röntgen, röntgen ışınlarını bulur. Bu ışın ilk olarak bilinmeyen anlamında "x ışını" olarak değerlendirilir, çünkü bu ışın mat yüzeyden geçebilen bir dalga boyundadır. Röntgen'in yaptığı deneyin tam açıklaması ancak 1912 yılında yapılacaktır, kısacası, Röntgen, 17 senelik bir bilmece bırakır bilim tarihinin ortasına. Bilim henüz X ışınını ne olduğunu bulamadı, siz yukarıda elektromanyetik spektrum üzerinde, X ışınının yerine bakabilirsiniz.
Aynı yıl, kuantum fiziiyle alakasız bir olay gerçekleşir, Lumiere kardeşler ilk kez bir film çekimini gerçekleştirirler. bu çekim 46 saniye sürmektedir. Bu kısacık filmde, bir fabrikadan çıkan işçilerin görüntüsü bulunmaktadır. Filmi şu linkten izleyebilirsiniz:
YIL 1896: Bir önceki yıl X olarak adlandırılan ışının keşfinin ardından, Henri Becquerel bir hipotez attı ortaya ve uranyum tuzu gibi fosforlu maddelerin, güneş ışığına tutulduğunda, X-ışını benzeri ışınları yaydığını iddia etti. Daha sonra bu hipotezini test etmek amacıyla bir deney düzeneği hazırladı. Deney düzeneğinde, Lumiere kardeşlerin kullandığı fotoğraf filminden faydalanır Bacquerel. Uranyum tuzunu bir fotoğraf filmi üzerine yayar ve bu filmi siyah bir kağıt ile sarar. Sonra bu sarılı filmi güneş ışığına tutar ve bir süre sonra, film üzerinde lekeler oluştuğunu fark eder. Dolayısıyla uranyum tuzlarından bir ışın yayıldığını ispat etmiş olur.
Sonra yağmurlu geçen birkaç gün içinde, hazırlaladığı bu uranyum tuzlu film, güneş ışığı görmeden, çekmecesinde bekler. Becquerel, çekmeceden çıkarttığı filme bakmaya karar verir ve bu filmde de lekelenmeler olduğunu fark eder, hem de güneş görmediği halde. bunun üzerine aynı deneyi, fosforlu olmayan bazı bileşenlerle dener ve onların da film üzerinde iz bıraktığını fark eder.
Önce bu ışımanın X ışını olduğu düşünülür, ama ileriki yıllarda yapılan çalışmalar, bu ışımanın daha farklı bir yapıya sahip olduğunu anlayacaklardır, sadece 2 sene sonra bu ışımanın radyoaktiviteden kaynaklandığı ortaya çıkacaktır.
YIL 1897: Ve Joseph John Thomson, elektronu keşfeder. Tabi elektronla ilgili çalışmalar 1869 yılına dayanıyor kardeşim, pek çok bilim adamının yaptığı deneyler birikimli olarak ilerliyor ve Thomson olaya son noktayı koyuyor. Bu noktadan sonra atomun tek bir parçacık olmadığı ortaya çıkıyor artık.
Ludwig Boltzman

YIL 1898: Royal Society üyesi Boltzmann (yan tarafta fotoğrafı olan kişi) ile yine karşılaşıyoruz. Kendisi bu yılda gazlarla ilgili yaptığı çalışmayı yayınlar. Bu çalışmaya göre moleküller ve atomlar vardılar! Gaz küçük parçacıklardan oluşur!
Ne var ki, Boltzmann bu iddiaları ortaya attığında kimse ona inanmaz. Bu durumu bir başarısızlık olarak gören Boltzmann, 5 Ekim 1906'da (bazı kaynaklara göre 1902'de) intihar eder. (daha öncesinde de depresifmiş, hata bipolar kişilik bozukluğu olduğunu da söylüyorlar). Viyana'daki mezar taşında, entropy'le ilgili formülü yazılı duruyor.
Aynı yıl, Curie çifti (Pierre ve Marie), ilk kez radyoaktivite kelimesini kullanırlar, ne var ki tam anlamıyla tanımı ileride yapılacaktır. 1903 yılında Curie çifti ve Becquerel fizik alanında bir nobel ödülü kazanır ve daha sonra 1911 yılında Bayan Curie, kimya alanında, tek başına bir nobel ödülü kazanır. Bu sebeple, Marie Curie, nobel ödülü kazanan ilk kadındır ve iki farklı alanda nobel ödülü kazanan TEK insandır. İleride, bu çiftin kızları da ve hatta çiftin bir kızının eşi dahi nobel ödülü alacaklardır. Curie ailesi, toplamda 5 nobel ödülü almış.
YIL 1899: Rutherford, bu sefer radyoaktif maddelerden yayılan ışımaların iki tipini tanımlar, alfa ve beta ışıması olarak. Alfa ışıması, elektromanyetik ve güçlü çekirdek etkileşiminin ikisini de içeren, insan sağlığına oldukça zararlı bir ışıma türü iken; beta ışıması zayıf çekirdek etkileşimine sahiptir ve bazı hastalıklarda (kemik kanseri gibi) tedavi yöntemi olarak kullanılabilmektedir. Ne gariptir ki, beta ışınları kansere de yol açabilmektedir. Bu yaman çelişkinin içinden çıkabilmek, benim harcım değil maalesef.
YIL 1900: Alman fizikçi Max Karl Ernst Ludwig Planck (sonraları sadece Max Planck olarak anılmış), kuantum teorisini ortaya atar (Planck'in hareket kuantumu olarak da biliniyor). İlk kez Planck tarafından ortaya atılmıştır bu teori, daha sonra 1918 yılında bu sebeple Nobel Ödülü alacaktır kendisi.
Daha önce duymuş olduğunuzu düşündüğüm Plank katsayısı'nı bulan kişidir. Bu katsayı, sonrasında pek çok formülün gelişimine ışık tutmuştur. Basitçe şunu söyleyelim, yukarıda da bahsettiğimiz dalganın, bir enerjisi vardır ve bu enerjinin miktarı, plank katsayısı ve dalganın frekansı çarpıldığında elde edilmektedir. Plank katsayısının değeri sayısal olarak; 6.626068 × 10-34 m2 kg / s 'dir.
Plank aynı zamanda bir müzisyendir; piyano, çello çalmış ve beste yapmış.
Bu yıl, aynı zamanda, Paul Ulrich Villard, radyoaktif maddelerden gerçekleşen ışımada üçüncü bir tipin olduğunu fark eder ve 1903 yılında, Rutherford bu ışına "gama ışını" adını verir. Gama ışınları iyonize radyasyondur ve biyolojik olarak zararlıdır, insan sağlığı açısından tehlikelidir.
YIL 1905: Albert Einstein ilk çalışmasını yayınlar; "Annalen der Physik". Bu çalışmalar 3 farklı konu üzerineydi; görelilik kuramı, ışığın elektronlarla etkileşimi ve atomun varlığı. Einstein'in kendi hayatı için "mucizevi yıl" olarak adlandırdığı dönemi, bu dönemde kütle enerji denkliğini (O çok tanıdık formül E=mc2), görelilik kuramını gibi bazı çalışmaları ortaya atıyor. Kuantum mekaniğine de büyük katkıları var.
Einstein Fotoelektrik Etki olarak tanımladığı konu ise, gelecek çalışmalarda farklı yönlere çekilecektir. Fotoelektrik etkiye göre, elektronlar, düşük dalga boyuna sahip ve yüksek frekanslı elektromanyetik radyasyondan enerji absorbe eder (enerjiyi kendisine çeker, emer) ve maddeden kopar. Bu olay tıpkı radyoaktif ışıma gibir. Böylece Foton (photon) kelimesi de sözlüğe girmiş olur ve "ışığın temel birimi" olarak adlandırılır. Böylece ışığın ne olduğuyla, daha doğrusu nereden geldiğiyle ilgili soru işaretleri çözülmeye başlamıştır. Görünür Işık (light), elektromanyetik bir ışımadır.
Radyasyon kelimesi (ingilizce de "radiation" olarak geçer), ışıma anlamına gelmektedir; radyo dalgaları da bir ışımadır, evimizdeki lambada gerçekleşen olay da bir ışımadır, x ışınları da bir ışımadır. Ne var ki, hastanelerde gördüğümüz veya televizyonlarda duyduğumuz radyasyon, "insan sağlığına zararlı ışıma" anlamında kullanılmaktadır aslında. (Yanılıyorsam, lütfen beni uyarın)
Bu arada elektromanyetik derken ne demek istediğimizi de açalım: elektromanyetizma (electromagnetism), elektrikle yüklü parçacıklar arasındaki etkileşimi inceleyn bir bilim dalıdır. Bu etkileşim ise, elektromanyetik alan oluşumuna bağlıdır. Elektromanyetik alan, doğadaki 4 temel etkileşimden (kuvvetten) bir tanesidir, diğer etkileşimler ise; yerçekimi, güçlü çekirdek ve zayıf çekirdek etkileşimleridir. Bu etkileşimlerin içinden, zayıf ve kuvvetli çekirdek etkileşimleri, kuark ve bizonların keşfinden sonra tanımlanacaktır.
Hertz de fotoelektrik konusunda çalışma yapmıştır aslında ancak fikir oturtmasını Einstein pişirmiştir. Bu arada, kimse ona inanmadığı için intihar eden Boltzman'ı tekrar analım.
İşte tam da bu olaylar üzerine, atomla ilgili, cevabı henüz bilinmeyen sorular atılıyor ortaya; örneğin elektron nasıl oluyor da çekirdeğe yapışmıyor? Elektronlar dönüyor mu yoksa sabit mi duruyor? Dönüyorsa bir süre sonra enerjisini kaybetmiyor mu? Atomdan (maddeden) yayılan ışın nedir? Elektronla bağlantısı nedir? vs.
YIL 1907: Yeni Zelandalı bilim adamı Earnst Rutherford, daha önce radyoaktivite olarak tanımlanan reaksiyonlar için bir yarılanma ömrü (half life) olması gerektiğini ortaya atar. Radyoaktif madde, yarılanma ömrü sonunda miktar olarak yarıya iner.
YIL 1909: Earnst Rutherford, atomun merkezinde bir çekirdek olduğunu ve ağırlığın burada toplantığını, ve çekirdeğin etrafında dönen elektronlar olduğunu ortaya attar. Böylece, atomun elektrondan oluşan bir daire olmadığı, bir çekirdeğinin olduğu hatta bu çekirdeğin merkezde olduğuna kanaat getirildir. Bu arada değinmekte fayda var, Rutherford, Thomson'ın öğrencisidir.
YIL 1911: Kısa bir süre sonra Charles Wilson adlı bilimadamı, elektronların, aslında bir elektron bulutu halinde bulunduklarını ispatlar.
YIL 1912: X ışınlarının açıklanması bu dönemde gerçekleşir. J.J. Thamson izotopu keşfetmesinin ardından, radyoaktiflik üzerine yorumlar yapar ve radyoaktifliği "bir elementin atomlarının başka bir elementin atomlarına kendiliğinden dönüşme süreci" olarak tanımlar. İşte bu tanım sayesinde, X ışınları açıklanabilir hale gelir ve 17 yıllık bilmece çözülür.
Burada bahsi geçen radyoaktivite; kararsız olan atom çekideğinin, iyonize parçacıklar yayarak, enerji kaybetmesi olayıdır. Bu olay sırasında da elektromanyetik ışıma gerçekleşmektedir. Her madde radyoaktif değildir.
Burada, radyasyonun zararlı olup olmadığını belirleyen püf nokta, radyasyonun iyonize olup olmadığıdır. İyonize radyasyon zararlı iken, iyonize olmayan radyasyon zararsız kabul edilir. Ne var ki, iyonize ve iyonize olmayan radyasyon arasındaki sınır bulanıktır. Ne var ki, bu bilgiler ileride öğrenilecek.
İyon halindeki atom, kabaca, bir veya birkaç elektronunu kaybetmiş, veya kararlı halinin üzerine, bir veya bir kaç elektronu fazladan almış olan atom olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla, bu iyon elektirk yüklü olacaktır, çünkü yapısal olarak dengede değildir. Bu elektrik yükü de bir enerjidir vbe iş yapacak potansiyeli bulunmaktadır. Dolayısıyla, iyonize ışınlar, vücudumuzdaki hücrelerle temas ettiklerinde, onlarda elektron alışvberişine girebilirler, bu da insan sağlığı açısından zararlı sonuçlar doğurabilir. Radyasyonun, insan sağlığına zarar vermesindeki mantık kabaca bu şekildedir.

Niels Bohr


YIL 1913:
Yan tarafta fotoğrafı görülen Niels Bohr, kuantum kuramı yayınlar ve bu bir ilktir. Çalışmaları sonucu bir atom modeli oluşturur ve Bohr atom modeli olarak anılan bu modelde, güneş sisteminde güneşin merkezde olması gibi, atomda da çekirdeğin merkezde olduğunu, elektronların bunun etrafında olduklarını ve döndüklerini savunur. Elektronların da yüklü parçacıklar olduğunu, atomun etrafında bir dairesel yörünge üzerinde sabit momentum ve enerjiyle döndüğünü de ekler savunmasına.
Bu model, gerçeğin ta kendisi olmasada, gerçeği daha iyi temsil eden bir modeldir. Bügun (2013 yılında) bile, atom içindeki parçacıklarla araştırmalar hala devam etmektedir.
Aynı yıl, Johannes Stark tarafından, "Stark etkisi" adlı bir olgu tanımlanır. Bu etkiye göre, atomdan kaynaklanan ışıma, etrafta buluınan harici bir elektrik alanından etkilenmekte, ışın çizgileri, değişerek, kayarak bölünmeye başlamaktadırlar. Bu etki, ileride başka deneylerde kullanılacaktır.
YIL 1920: Rutherford, atom çekirdeğinde nötron olabileceği ihtimalini ortaya atar, bunu da, atomun çekirdeğinde yüklü cisimcikler olması gerektiğine inanarak ifade eder. Dolayısıyla atom çekirdeğindeki proton'un varlığı ortaya çıkacaktır.
Aynı yıl, ilk defa Niels Bohr tarafından, Kopenhag Yorumu (Copenhagen interpretation) gerçekleştirilir. İleriki yıllarda (1924-1927 arasında) Heisenberg ve Bohr un gerçekleştirdiği yorum, bugün hala önemini korumaktadır.
"Kuantum dünyasının standart Kopenhag yorumunun en garip özelliği şudur: Bir sistemi, seçeneklerden birini seçmeye zorlayan, ve bu seçeneği ancak o zaman gerçeğe dönüştüren şey, o sistemi gözlemleme edimidir.... Bakmadığımız sürece hiçbir şey gerçek değildir ve bakmayı bıraktığımız anda da gerçekliği sona erer." (Kaynak: John Gribbin'in Schrödinger'in Kedisinin Peşinde: Kuantum fiziği ve Gerçeklik" adlı kitabından, syf: 179-180)
Bu yorum, Heisenberg'in belirsizlik teorisi ile taçlandırılacaktır.
YIL 1924: Louis de Broglie adlı bilim adamı, doktora tezinde önerdiği "de Broglie Hipotezi" ne göre, elektron gibi maddeler dalga benzeri bir özellik göstermektedir. Bu ifade Maxwell'in ifadesiyle çelişmektedir. Maxwell ışığın dalga özelliğinde olduğunu iddia etmişti, Broglie de dalga özelliğini kabul etmektedir ancak çok önemli bir farkla; dalganın frekansı ile maddenin enerjisi arasında bir bağlanatı bulmuştur. bu durum, maddeden ışın yayılımın neye göre değiştiğini açıklamaktadır. Ayrıca bu yaklaşım sonunda, ışığın hem parçacık hem de dalga özelliği olduğuna (wave-particle duality) dair genel bir kanı oluşacaktır.
YIL 1925: Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger'in Schrödinger Denklemi ortaya çıkar. Bu denklemde, dalganın enerjisini ölçebilmek için, geçmişten gelen bilgiler, türev ve integral yardımıyla geliştirilmiştir. Dalganın toplam enerjisini de, potansiyel ve kinetik enerjilerinin toplamı olarak ölçer. Ne var ki daha sonra, Schrödinger'in kendisi, kendi oluşturduğu denklemin gerçekliğini sorgular bir deney yapacaktır.
YIL 1927: Alman fizikçi Karl Werner Heisenberg, Belirsizlik Prensibi'ni ortaya atar! Einstein bu yaklaşımla ilgili şu yorumu yapmıştır "Tanrı zar atmaz!", kısacası kendisi bu belirsizlik kuramını kabul etmemiştir. Heisenberg'in elektronun yerine ve momentumunu aynı anda tam olarak belirleyemeyeceğini savunan çalışması, plank katsayısından yararlanmaktadır.
Aynı dönemlerde, Heisenberg ile kendisinin hocası olan Niels Bohr birlikte çalışmalar yapmış, hatta 1941 yılında Bohr'u atom bombası yapımına destek olması için ikna etmeye çalışmış ancak Bohr bu durumun etik olmadığını düşünüp bu teklifi reddetmiş. Her nasılsa, Bohr, sonraları atom bombası yapımına bizzat destek olmuş. Bununla ilgili bilgi, ikinci yazıda olacak.
Breaking Bad adlı dizide uyuşturucu üreten bir profesörün takma adı da Bohr olarak geçiyormuş.
YIL 1932: Sonunda, James Chadwick, Cambridge Üniversitesi'nde gerçekleştirdiği bir dizi deney sonucunda, nötronun varlığını ispat eder. Aynı yıl, Bohr, atom modelini, atom çekirdeğinde proton ve nötron olmalıdır şeklinde günceller ve Nobel Ödülü'nü kapar.
Aynı yıl, ileride yapılacak hidrojen bombalarının mantığını oluşturan füzyon, Mark Oliphant tarafından keşfedilir. Füzyon, iki atom çekirdeğinin yüksek hızda çarpışıp yeni bir atom çekirdeği oluşturması olayıdır. Bu süreçte yüksek miktarda enerji açığa çıkar. Bu enerjinin ileride nelere sebep olacağına ise, muhtemelen inanmak istemeyeceksiniz.
Erwin Schrödinger

YIL 1933: Bu yıl, Adolf Hitler'in göreve geldiği yıldır ve "beyaz yahudi" adını alan Heisenberg, bu yılda saldırıya uğrayacaktır.

Yine aynı yıl, hemen yan tarafta fotoğrafı olan Erwin Schrödinger, ilginç bir deney tasarlar. Bir kedi, kapalı bir kutu ve bir tür zehir ile bir deney düzeneği kurulur. Bir kutunun içine bir kedi koyan Schrödinger, kediyi koyduktan sonra artık kediyi göremez, kutu tamamen kapalıdır. Kutunun içinde de bir beher ve bu beherin içinde ise zehir bulunmaktadır. Bu zehrin aktif hale geçip bozunması ve kutunun içindeki havaya zehirli gaz yayma olasılığı %50'dir. Aynı zamanda, zehirli gazın yayılmama olasılığı da % 50'dir. Bunu öğrenebilmek için de, kutuyu açmak gerekmektedir. Kutuyu açmadan, kedinin ölü mü diri mi olduğunu söyleyemezsiniz.
Bu deney, Kopenhag Yorumu'nda da karşılaşılan ikileme, ilginç bir yerden yaklaşmıştır. Ortada, yaşayıp yaşamadığı bilinmeyen bir kedi vardır ve gözlemlenemeyen bu kedinin hakkında yorum yapmanın, ne kadar gerçekçi olduğu sorgulanmaktadır. Elbette ki, burada kedi deneysel bir simgedir, Schrödinger'in esas amacı, Heisenberg'in de bahsettiği belirsizliği, somut olarak ortaya koymaktır. O dönemin teknolojik şartlarını da göz önüne aldığımızda, bu yorum daha da anlamlı hale gelmektedir. O güne kadar yapılan bütün çalışmalar artık masaya yatırılır, yerini veya momentumunu aynı anda belirleyemediğimiz elektron veya dalga ile ilgili yorum yapmanın gerçekçiliği sorgulanır.
Burada, o günlere kadar, klasik fiziğin ne kadar geliştiğini de göz önünde bulundurmamız gerekir. Klasik fizikte, taa Newton zamanına dayanan, kesin yargılar bulunmaktadır. Kuantum fiziği ise, partikül bazında gözlemlenemeyen bir alandır ve elbetteki o günün imkanlarıyla, net bir sonuç vermemektedir.
Schrödinger ve Heisenberg'in yaklaşımları, gerçekliği sorgulayadursun, kısa süre sonra, atomun parçalara ayrılması, bu sırada çok büyük bir enerji meydana geldiği ortaya çıkacaktır. Bu enerjinin, dünyanın ta kendisine ve dünya üzerinde yaşayan canlılara zarar verebilecek forma getirilmesi için, Bohr'un da dahil olduğu bazı bilim adamları, derin çalışmalarına başlayacaklardır.
Şimdilik yazımızın sonuna geliyoruz. Bu yazının devamını da yayınlayacağım, orada da 1933'ten günümüze kadar gelen gelişmeleri yazacağım. Sonraki yazıda; nükleer bombalar, ozon tabakasının akıbeti ve standart atom modeli ile ilgili de bilgi olacak.
Bu yazıya, blog daki diğer yazılara kıyasla, en uzun zamanı ayırmış bulunuyorum, umarım hakkını vermişimdir. Hatalarım da vardır muhakkak, umarım insanların hatalarını düzeltmeyi ,kendini beğenmişlik olarak görmeyen, bilgiyi paylaşmanın kıymetini bilen, konuya hakim birileri bu yazıyı okur ve eksiklerimi söyler. Bundan mutluluk duyarım.
Evla

Güncelleme Bilgisi 1: kelime hatalarına baktım, fotoğrafları tekrar yükledim, Newton'ın gizli örgüt üyeliğini ekledim (02.11.2013)
Güncelleme Bilgisi 2: dalga-parçacık ikilemini gösterir videoyu siteye gömülü olarak ekledim, onun yerinde olan fotoğrafı sildim, diğer fotoğrafları da yeniden yükledim siteden kaynaklı bir sorun olarak görünmüyorlardı (14.07.2015)

Yazının ikinci bölümü için tıklayınız.