27 Ağustos 2013 Salı

Hayal ve Hayat

Sessizliği parçalayan kuşlar havada,
Gece kokulu rüzgar burnumda,
Karanlık bir dünya, uçuyorum
Yapraklar titriyor,
Hayat ayaklarımın altında...
Yeryüzünde kaybolan,
Yaşamı terk eden,
Yağmurla yıkanan
Aklımı alıyorum,
Böyle veda ediyorum.
Rüzgar konuşuyor,
Sokak lambaları yanıp sönüyor,
Güneş batıyor mosmor,
Yıkanıyorum, üstüm çamur,
Susuyorum, üstüm başım kir
Dağ zirvesindeyim, dibi uçurum
Denizin dibindeyim, sonu sonsuz
Güneş ve ışık oyunları...
Ben içeride, ben dışarıda,
Ben yaşlanıyorum
Hayatımın sonunda bir ihtimal
Herşey böyle olmalıydı diyorum .
Ak saçlarımın arasından,
İnanmayan ben,
Doğru yaşamış olmayı dileyerek ölüyorum,
Herkes kadar.

Evla

Neden Yaptın?

İnsan insanı nasıl ve neden cezalandırır, anlamam. Her suç işleyenin bir sebebi, her koşulun kendi içinde bir dinamiği vardır mutlaka; bir açıklaması vardır her olayın.

Tecavüze uğrasaydım herhalde bir hayat kadını olurdum ve belki de beni pazarlayan adamı, bulduğum ilk fırsatta bir an bile tereddüt etmeden deşerdim.

Milyarder bir ailenin çocuğu olsaydım, boğazda yalıda otursaydım, çöp kutusundan bir şeyler toplayan adama, görüntü kirliliği yarattığı için kızardım, ondan tiksinirdim belki de.

Çocukken dayak yeseydim, ileride kavga etmeye, eşimi çocuğumu dövmeye bayılırdım belki.

Annesiz babasız, sokaklarda yetişmiş olsam, robin hood misali, zenginden çalıp benim gibi fakirlere yedirdiğim için kendimle gurur duyardım belki.

Kimse kimsenin yerine yaşamadı, yaşayamaz. Öyleyse, insanların olaylara verdiği tepkiler karşısında şaşırmanın da anlamı olmamalıydı.

Belki sorulacak tek hesap (soru) şu olmalıydı: "Neden yaptın? eminim geçerli sebeplerin vardı ama ben bunları anlayamıyorum, sadece nedenini öğrenmek istiyorum, sadece seni anlayabilmek için, bana hesap verme sakın ama, neden?" , ve bu soruyu soracak yürek insanlarda olmalıydı.

Ötesi yalan, ötesi sende de var bende de, ötesi insan...

Evla.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Grafoloji

İnsanların el yazısından kişilikleri tahmin edilebilir mi, davranışları öngörülebilir mi?

Bu soruları cevaplamak için araştırma yapan pek çok bilim adamı olmuş, ben de uluslararası veritabanlarını inceleyerek, yapılan araştırmaları (sadece özetlerini okuyarak) inceledim; bana ilham, size de keyif vermesi umuduyla...

.............

Öncelikle şunu sıkıştırmak istiyorum, internette Türkiye'de bu konunun uzmanı olarak gösterilen iki isim var, bunlardan birisi Nursi Marmara'dır, kendisinin doktora tezi başlığı "Elyazısının kişiye ait olup olmadığını belirten grafik göstergeler " ve 1994 yılında yazılmış. Bunun dışında kendi internet sitesinde yazıları mevcut ancak ben uluslararası veri tabanlarında kendisinin bir yazısını bulamadım, dolayısıyla ondan sadece bu paragraf içinde bahsetmiş olacağım. Bir de Zeynep Bornovalı var, onun alaylı olduğunu söyleyebiliriz, bilimsel bir çalışması bulunmuyor, dolayısıyla ondan da bahsetmeyeceğiz. Yine de kendilerini anmak istedim çünkü ülkemizde konuya olan ilgilinin nabzını tutmaktadırlar.

Konu grafoloji (graphology) konusudur, ben de grafoloji ve kişilik (personality) ile ilgili makaleleri taradım.

Bulabildiğim en eski yazı 1919 yılına ait, Hull ve Montgomery tarafından yazılmış. Makalenin adı: "An experimental investigation of certain alleged relations between character and hand writing " . Yapılan deney sonucunda, kişilik ile yazı arasında hiç bir ilişki olmadığı söylenmiş. Yine de, 1941 yılında, Long ve Tiffin tarafından yapılan "A note on the use of graphology by industry" adlı çalışmada, grafolojinin iş hayatında kullanıldığından bahsedilmiş. Sonraları da bazı çalışmalar yapılmış, ben onların hepsini incelemedim, 2002 yılına geldim.

2002 yılında, adli belge inceleyen çalışanların, bir imzanın sahte mi orginal mi olduğunu belirlemede verdikleri kararı incelemişler. Kontrol gurubuna (bu işi yapmayan insanlardan oluşan bir grup) göre az hata yapmış olmalarına rağmen, bu çalışanlar %3,4 oranında hata yapmış. Bu işte daha çok çalışanların daha az hata yaptığına dair bir sonuca ulaşamamışlar.

2003 yılında; Furnham, Chamorro-Premuzic ve Tomas tarafından yayınlanan, "Does Graphology Predict Personality and Intelligence?" (Grafoloji, kişilik ve zekayı öngörür mü?) adlı makalede, kişilik ve gramotoloji arasında anlamlı bir ilişki olmadığı ifade edilmiş.

2008 yılında, Gawda tarafından yazılan "A Graphical Analysis of Handwriting of Prisoners Diagnosed With Antisocial Personality" adlı makalede ise, antisosyal kişilik bozukluğu olan mahkumların elyazısından, rahatsızlıklarını anlamak için çalışma yapılmış, arada anlamlı bir farklılık bulunamamış.

2008 yılında, Mutalib, Ramli, Rahman, Yusoff ve Mohamed tarafından yapılan "Towards emotional control recognition through handwriting using fuzzy inference " adlı alışmada, duygu kontrolü ile grafoloji arasında bir bağlantı aranmış. Yazının esas (taban) çizgisine ve eğimine bakarak bulanık mantık yardımıyla duyguların yazıya ne kadar yansıdığı (az, çok, orta gibi) belirlenmiş.

2008 yılında, Anderson ve Witvliet'in üzerinde çalıştığı, "Fairness reactions to personnel selection methods: An international comparison between the Netherlands, the United States, France, Spain, Portugal, and Singapore " adlı makalede, bazı ülkelerde personel alımıyla ilgili kullanılan yöntemler araştırılmış / kıyaslanmış. Sonuç olarak, toplam 10 yöntem içinden, en az tercih edilen yöntem, grafoloji çıkmış.

2008 yılında, Ahmet ve Mathkour'un yazdığı "On the development of an automated garphology system " adlı makalede, otomatik bir yazıdan kişilik okuma sistemi oluşturmak istemişler.

2008 yılında, Shamsuddin, Jazahanim, Ibrahim, Abdul, Khan ve Mohamed tarafından yazılmış olan "Graphology and Cattell's 16PF traits matrix (HoloCatT Matrix) " adlı makaleye göre,  Raymond B. Cattell'in yaptığı çalışmalar sonucu elde ettiği 16 kişilik özelliğine göre grafoloji arasında bir ilişki kurulabilmiş. Bu çalışamanın sonucunda bir matris elde etmişler ve bunu da HoloCatT olarak adlandırmışlar.

2009 yılında, Rosli, Mohamed ve Khan biraraya gelerek, HoloCatT Matrisi üzerine bir çalışma yapmışlar, yazının adı "Visualisation enhancement of HoloCatT matrix ". Bu çalışmayla, matris daha da geliştirilmiştir.

2009'da yayınlanan, Dazzi ve Pedrabissi'nin "Graphology and Personality: An Emprical Study on Validity of Handwritting Analysis" adlı makalesine göre de yazı analizinin, kişilik tespitinde kullanılamayacağı sonucuna varılmış.

2009'da Wang, Chen, Li, Huang, Chen ve Zu tarafından yayınlanan "Relationship Between Personality and Handwriting of Chinese Characters Using Artificial Neural Network" adlı çalışmada ise, (Çincede) yazı karakterleri arasındaki boşluğun, duyarlılık ve neden sonuç ilişkisi kurma özellikleri ile ilişkili olduğu sonucuna varılmış.

2009 yılında, bu sefer Thiry tarafından yapılan, "Exploring Validity of Graphology with the Rorschach Test" adlı çalışmada, Grafolojistlerin yargılarının güvenilir olmadığı sonucuna varılmış.

2009 yılında Coll, Fornes ve Llados tarafından yazılan " Graphological analysis of handwritten text documents for human resources recruitment " adlı makaleye göre, yapay zeka ile liderlik özelliği incelenmiş.

2010 yılında Champa ve AnandaKumar tarafından yazılan, "Automated human behavior prediction through handwriting analysis " adlı makaleye göre, bilgisayar programıyla kalem baskısına, y ve t harflerinin kuyruğuna vd. bakılarak insan davranışı öngörülmeye çalışılmış.

2012 yılında, HoloCatT matris çalışmalarıyla tanıdığımız yazarlardan ikisi; Rosli ve Mohamed, bu sefer  "Online Signature System Based on Pressure and Speed Features" adlı makalelerinde, aynı matrisi kullanarak, kişinin tablet üzerine imza atarken sebep olduğu baskıya ve imza atma hızına bakarak, imza atan kişinin kimliğini tespit edebilmişler.

Konu elbette bu kadar değil, amacım grafolojinin bilimsel alandaki durumunu kabaca gösterebilmekti. Sonuç nedir derseniz, grafolojinin bilimsel bir yöntem olarak değerlendirilmesi için, belli ki daha çok çalışma yapılacak, bu konuda gidilecek daha çok yol var.

Evla.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Blog Yazarları ve Kişilikleri

Aşağıdaki yazının kaynağı: 2010 yılında International Journal of Human-Computer Studies adlı dergide yayınlanan, Jamy Li ve Mark Chignell'in yazmış olduğu "Birds of Feather: How Personality Influences Blog Writting and Reading" adlı makale.

Li ve Chignell, blog yazarın kişiliğinin, blogdaki yazılarına yansımış olabileceğini ve okuyucuların, kendi kişiliklerine yakın buldukları yazarların bloglarını beğeneceklerini düşünüyorlar. Blog yazarının dili kullanma şeklini, onun kişiliğini yansıtan bir unsur olarak kabul ediyorlar (başka araştırmalara dayanarak elbette). Hatta Pennebaker ve King (1999) soyadlı yazarlar, üniversite öğrencilerinde yaptıkları çalışmada, yazıları bir programdan geçirip, kişilikle ilişkilendiriyorlar. Bu çalışmayı ayrıca anlatmak lazım bence, o yüzden detaya inmeyeceğim.

Blog yazarlarının kişiliğini ölçebilmek için Goldberg'in (1981) "Büyük Beş" adını verdiği beş özellik araştırılmıştır. Bunlar:
 
1. Dışa dönük(konuşkan) - İçe dönük (sessiz)
2. Duygusal olarak dengeli (sakin) - Nevrotik (sinirli)
3. Katılımcı (uyumlu, arkadaş canlısı) - Katılmayan (soğuk, arkadaş canlısı olmayan)
4. Sorumlu - Sorumlu olmayan
5. Deneyimlere açık (hayal kurabilen, yaratıcı) - Deneyimlere kapalı (yaratıcı olmayan)
 
Hipotez 1:  farklı okurlar arasında görüş birliği sağlanıp sağlanmadığına bakılmış. Yani A yazarıyla ilgili, okuyucular ortak değerlere varabilmiş mi bunu incelemişler, ki bu ilk hipotezin konusu oluyor.

Hipotez 2: Blog yazarlarının kendi kişilikleriyle ilgili belirttikleri özelliklerle, okuyucuların öngördüğü özelliklerin birbiriyle örtüşüp örtüşmediğine bakmışlar ki bu da ikinci hipotezin konusu oluyor.

Hipotez 3: Psikolojide "benzer olanın çekiciliği" olarak bilinen durumun, blog yazarı-okuyucusu arasında olup olmadığını da görmek istemişler. Bu durum "Birds of a feather flock together" olarak özetlenmiş, makalenin adı da buradan geliyor. Huyu suyu aynı olanların kümelenmesini, biraraya gelmesini anlatır.

Hipotez 4: Günlük şeklinde yazılan bloglar ile yorum içeren bloglar arasında, daha önceki çalışmalarda bazı farklılıklar bulunmuş: örneğin günlük formatında olan yazılarda kadınsı (feminen) kelimeler varken, yorum bloglarında erkeksi kelimeler kullanılıyormuş. Bu çalışmada da bu iki blog türünde kullanılan kelimeler arasında bir farklılık olup olmadığına bakmışlar, ki bu da dördüncü hipotez oldu.

Beşinci ve son hipotezin konusu ise; blog türünün, okuyucunun yazarla ilgili yorumunu etkileyip etkilemediğini görmek istemişler, kişilikle ilgili değerlendirmelerin bu iki farklı tür için değişip değişmediğine bakmışlar.
Yöntem ise; blog yazarlarının laboratuvar ortamında yazı yazmasıyla başlar.  Yazarlar toplam 8 (2 kadın, 6 erkek) kişidir, bunların 4’ü daha önceden hiç blog yazısı yazmamış insanlardır. Yazarlar, hem günlük formatında, hem de yorum formatında en az 2 yazı yazarlar (20 dakika içinde). Yazarlar aynı zamanda, kişilik testini doldurmuşlar.
Deneyde, 12 tane de okur (6 kadın, 6 erkek) bulunur. Bu kişiler de, hangi yazara ait olduğunu bilmedikleri yazıları karışık bir sırada okumuşlar. Yazıyı okuduktan sonra da, “bu blog yazarıyla büyük ihtimalle beraber çalışırdım” ve “muhtemelen bu blog yazarını severim” ifadelerine ne kadar katıldıklarını bir ölçekle (Likert ölçeği) ifade etmişler, böylece okurun blog yazarını ne kadar çekici bulduğu analiz edilmeye çalışmış. Okurlar ayrıca 5 unsurlu kişilik testini de her yazı için doldururlar.
Dil analizi için, 2001 yılında Pennebaker ve arkadaşlarının oluşturmuş olduğu Linguistic Inquiry and Word Count (LIWC) adlı, kelime tabanlı yazı inceleme programını kullanılar.
Sonuçlar ise şöyle:
 
Öncelikle, blog yazılarının ortalama uzunluğunu kontrol etmişler, başka çalışmalarda belirlenmiş ortalama blog uzunluğundan daha kısa çıkar yazılar. Bunu da yazarların belirli bir zamanda en az iki yazı yazmaları için kısıtlanmasına verebiliriz.
Daha sonra, yazarların kendi kişilikleriyle ilgili yorumlarını ile, LIWC programına tarattıkları blog yazıları arasındaki ilişkiye bakarlar. LIWC sonuçlarıyla, blog yazarlarının kendileriyle ilgili tanımlamaları birbiriyle uyumlu çıkar. Buna karar vermek için Pearson’ın Korelasyon katsayısını hesaplıyorlar, sonuçlar arasındaki ilişkinin gücüne bakıyorlar. Özellikle duygusal kelimeler, dışadönük-içedönük özelliği tanımlarken yüksek korelasyon (anlamlı ilişki / r=0,75) gösterir. Yani dışadönük insanlar daha çok olumlu duygusal kelimeler kullanırlar. Olumsuz duygusal kelimelerin artması da sorumluluk (r= (-) 0,87 ) ve duygusal dengenin (r= (-) 0,83 ) daha düşük olduğunu göstermiş. Demek ki, günlük tarzı blog yazmak, blog yazarının kişiliğini (yorum yazılarına kıyasla) daha çok yansıtıyor.
İlk hipotez yalanlanamaz (başka bir değişle ilk hipotezi destekleyici sonuçlar elde edilir). Yani, okuyucuların yazarların kişiliğiyle ilgili yaptıkları değerlendirmeler, kendi aralarında (5 kişilik unsuru için de) uyumludur. Bunu ölçmek için Kendall'ın W uyumluluk katsayısına bakarlar.
İkinci hipotezde, yazarın kendisiyle ilgili olarak belirttiği kişilik özelliğiyle, okurun yazarla ilgili yaptığı değerlendirmenin uyumuna bakıyorlardı. Bunun için de, okuyucuların o kişiyle ilgili yaptıkları kişilik değerlendirmelerinin ortalaması alınıyor ( her bir kişilik unsuru için). Daha sonra bu değerle, yazarın kendisine ilgili unsurla ilgili verdiği değer arasında korelasyon hesaplanıyor. Bunu da Kendall'ın tau derecelendirme katsayısı ile yaparlar, ki bu katsayı iki ölçüm arasındaki uyumu vermektedir, derecelendirme (kişilik ölçümünde, örneğin, dışadönüklük-içedönüklük arasında bir derecelendirme yaptılar, hangisine daha yakınsa, ona yakın olan tarafı işaretlediler, bu tarz derecelendirmeler için kullanılıyormuş tau katsayısı) korelasyonudur. Aralarında anlamlı bir ilişki bulamamışlar.
Üçüncü hipotez olan benzerin çekici olması, katılımcı lık ve deneyimlere açıklık olmak üzere 2 kişilik özelliği ile anlamlı ilişki içinde bulunmuş Kısacası, bir okurun blogdaki yazıyı beğenmesi durumunda, yazar ve okurun bu iki kişilik özelliğinin birbirine benzer olduğu sonucuna varırlar.
Dördüncü hipotezde günlük ve yorum formatlarında yazılan sitelerde farklılık arıyorlardı. Anlamlı bir farklılık bulamamışlar.
Beşinci hipotezde, blog türünün okuyucuyu, yazarın kişiliğiyle ilgili etkileyip etkilemediğine bakıyorlar. Günlük formatını kullanan yazarlar, yorum yapan yazarlara kıyasla daha sorumluluk sahibi, daha katılımcı ve daha içe dönük olarak değerlendirilmiş.
En nihayetinde, duygusal kelimelerin kişilikle ilgili daha net ipucu verdiğini, yoruma dayalı yazılarda duygusal kelimelerin daha çok ilgi çektiği, okurun yazarın kişiliğiyle ilgili yaptığı yorumla yazarın kendi kişiliğini ne şekilde gördüğü arasında bir bağlantı olmadığı, günlük tarzında yazan yazarın okur tarafından daha içedönük olarak algılandığı,   günlük tarzının daha samimi bulunduğu ve daha az organize-düzenli olduğu, okuyucunun blog yazatrının kişiliğini kendisine yakın bulması durumunda o blogu çekici bulduğunu söylemişler.
Çalışmanın bazı kısıtları var elbette; mesela blog yazarları ve okuyucularını öğreniler arasından seçmişler, deney laboratuvar ortamında yapılıyor, denek sayısı çok az vs. Bu yüzden çalışmanın bir bütüne genellenemeyeceğini kendileri söylemişler.
Ben de şunu eklemek isterim, insan kendisine taraflı yaklaşır (bununla ilgili bir çalışma vardı), o yüzden blog yazarlarına kişilikleriyle ilgili yorum yapmaları söylendiğinde, onlar da muhtemelen olmak istedikleri kişilikleri belirttiler. Mesela ben içedönük olduğumu düşünüyorum, ama belki bu yazıları okuyan birisi benim dışadönük olduğuma kanaat getirecek, ki öyle olması beni mutlu ederdi. O zaman belki de dışadönük olarak algılanabileceğim şekilde seçiyorum kelimeleri ? Bunu her insan ister istemez yapıyordur, ne kadar güzel değil mi? (güzel kelimesini olumlu duygusal kelime olarak kulladım, bilmiyorum işe yaradı mı? Biraz acemice oldu sanırım. Ey tatlı hayat...)
Evla.

Etiketler:

6 Ağustos 2013 Salı

Sessizlik

İşyerinde neden sessiz kaldım? Geçen gün bu konuyla ilgili bir anket doldurdum, ankette işyerinde sessiz kalmanın sebeplerini aşağıdaki şekilde sıralamışlar:
  • Çatışmalardan kaçınmak için
  • Geçmişte kritik durumlar üzerine konuştuğumda kötü deneyimlerim olduğu için
  • Benim uğraşmam (alakadar olmam) beklenmediği
  • Negatif sonuçlardan korktuğum için
  • İş arkadaşlarımın ve üstlerimin önünde kendimi savunmasız bırakmamak için
  • Başkalarını utandırmak istemediğim için
  • Üstlerimin ve iş arkadaşlarımın gönlünü kırmak istemediğim için
  • İş arkadaşlarım ve üstlerimle olan ilişkilerime zarar vermek istemediğim için
  • Sorun çıkaran birisi gibi görünmek istemediğim için
  • Dert ortağı bulamayacağım için
  • Zaten hiçbir şey değişmeyeceği için
  • Başkaları da bir şey söylemediği için
  • Üstlerim öneri, fikir ve benzerlerine açık olmadığı için
  • Üstlerim benim katılımımı haketmediği için
  • Ekstra iş yapmak zorunda kalmaktan kaçındığım için
  • Başkalarının başını belaya sokmak istemediğim için
  • Benim fikirlerimin avantajını başkalarının kullanmasından kaygılandığım için
  • Birilerinin hatalarından kaynaklanan sonuçları yaşamalarını görmek istediğim için
  • Açıkça konuşmanın dezavantajından korktuğum için
  • Bilgimin avantajını açığa çıkarmak istemediğim için

"Peki ben NEDEN sessiz kaldım?". Patron bile olsanız, elbette bir yerlerde siz de sessiz kaldınız, değil mi? Yukarıdaki maddelere bakarak, makul bir sebep bulabiliriz suskunluğumuza. Ne kadar çok sebep varmış sessiz kalmak için, 'bol'dan seçmeli...

"Peki BEN neden sessiz kaldım?" sorusuna nasıl cevap vermeli? Neden BEN? Hep mi böyleydim veya hep mi böyle suskun kalacağım? İçinde yaşadığım ortam beni bu kadar çok etkileyecekse, benim birey oluşumun bir değeri kalır mı?

Yoksa sessiz sakin insanların da susmak için başka başka sebepleri mi var? Mizaçlarından bildiğimiz o sakinliğin altında başka düşünceler mi var? Bu insanlar neden sessiz kaldı? Yoksa hayat zaten bireylere birey olma hakkını tanımıyor mu?

Biz toplum olarak neden sessiz kalıyoruz? Devlet politikasından mı, Tanrı korkusundan mı, sürgün edilmekten mi, işimizden olmaktan mı, dinlenmeyeceğimizden mi, sevdiğimiz insanları kaybetmekten mi, dışlanma korkusundan mı, terörist olarak adlandırılmaktan mı, hapishaneye girmekten mi?

'Bol'dan seçmeli bir düzen...

Evla.

Gömülü Teori

Gömülü Teori (Grounded Theory) nedir?

Her şeyden önce, 1960 yıllarında Glaser ve Strauss tarafından geliştirilmiş bir nitel araştırma yöntemidir. Hatta dört temel nitel araştırma yönteminden biri olarak kabul edilmiş.

Geleneksel yöntemlerde, bir olayı inceleyeceksiniz, sonucunu öngörüyorsunuz,  modeli belirliyorsunuz, veri topluyorsunuz ve belki de öngördüğünüzden çok farklı bir sonuçla karşılaşıyorsunuz. Örnek verelim: A olayı B olayını etkiler dediniz, sonra veri topladınız ve bunu ispatlamaya çalıştınız.

Bu sürece alternatif bir yaklaşım olarak, gömülü teoriden faydalanabilirsiniz. İlk önce veri toplayarak, yani A ve B olayını inceleyerek, tarafsız bir gözle (en başından bir hipotez kurmadan) değerlendirirseniz eğer, "A ve B arasında bir ilişki olabilir mi acaba?" sorusuyla yola çıkarsanız, sonuç tamamen süprizdir, teori verinin içinde gömülüdür. Şaşırmak gerçekten güzeldir :) Böylece hem tarafsız yaklaşmış olursunuz, hem de işin en başında "bu konuyu nereye bağlasam da bir iş çıkartsam" kaygısı taşımazsınız. Teori geliştirme krizi'ne çözüm olarak ortaya atılan bir yaklaşımdır. Tüme varım yöntemiyle, yani elde edilen verilerden bir sonuca ulaşma çabasıyla da açıklanabilir.

"Grounded (Gömülü) teori yaklaşımı, verileri önceden tanımlamış kategorilere uydurmaktan ziyade, katılımcılarca açığa çıkarılan kuramlardan teori geliştirir. Grounded (Gömülü) teoride, araştırmacı veri toplarken veya yorumlarken verilerin içine gömülü olan teoriyi ortaya çıkartır ve araştırma boyunca yeni kavram ve teorilere ulaşabilir. Veri toplama ile analizin birlikte yürütülür. Glaser ve Strauss bu sürece “sürekli karşılaştırmalı analiz” adını vermişlerdir. Bu süreçte, veriler toplandıktan hemen sonra analiz edilir ve ortaya çıkan kavramlar, olgular ve süreçler daha sonraki veri toplama aşamalarına dahil edilir. Böyle bir süreçte veri toplama aracı olarak görüşme ya da gözlem formu veri toplamanın ilk aşamasında yarı yapılandırılmış bir durumdadır ve veri toplama sürecinin sonuna kadar da son halini almaz." (kaynak: http://edtechsdu.wikispaces.com/file/view/GROUNDED+%28G%C3%96M%C3%9CL%C3%9C%29+TEOR%C4%B0.pptx )

"Gömülü teori yöntemi, verinin analiz edilmesiyle teorinin keşfedilmesini içeren, sosyal bilimlerde kullanılan sistematik bir yöntemdir. Geleneksel sosyal bilimler araştırmalarının neredeyse tam tersi felsefeyle işleyen bir araştırma yöntemidir. Bir hipotezle başlamaktansa, ilk aşamada çeşitli yöntemlerle veri toplanır. Toplanan veriden, bir dizi kod yardımıyla yazının bütünü içinden çekilen kilit noktalar belirtilir. Kodlar, benzer kavramlara göre sınıflandırılır, böylece üzerinde çalışması kolay bir hal alırlar. Bu kavramlardani kategoriler oluşturulur, bu da teorinin oluşturulmasındaki veya tersine mühendislik (reverse engineering) hipotezi oluşturmadaki temel aşamadır. Bu, geleneksel araştırma modeliyle zıt yapıdadır, çünkü araştırmacı teorik bir çerçeve seçer ve ancak ondan sonra modeli çalışılacak konu fenomenine uygular." (Wikipedia, Grounded Theory Method)

Evla.

Katılımcı Eylem Araştırması

İnternetteki bir tanıma göre: "Hakkında araştırma yapılan deneklere araştırmanın amacı ve prosedürünün kontrolünü vermeyi savunan sosyal araştırma yaklaşımı." (Kaynak:  http://www.acikders.org.tr/dersler/sbay-tonta/sbay-dokumanlar/sbay-terimler-sozlugu.pdf )

Wikipedia'da "Katılımcı Eylem araştırması (Participatory Action Research - PAR), dünyayı, onu imece usulü ve düşündürücü bir şekilde değiştirmeye çalışarak anlamaya çalışır. Bilimdeki pozitivist (nesnel) yaklaşıma alternatif olarak, uzun zamandır devam eden gelenek, deneyim ve sosyal tarihi zemin alarak, toplu araştırma ve deneyimlemeyi temel ilkeleri vurgular."

Nasıl oluyor bu araştırma? (aşağıdaki maddeler Carter'ın 1959 yılında yazdığı kaynaktan):
  • Öncelikle toplumsal bir soruna değinmeniz lazım.
  • Çalışmanın sonuçlarından etkilenecek kesimin bu çalışmanın içinde olması lazım
  • Bir takım çalışmasının yürütülmesi lazım
  • Çalışma sonuçlarının da sosyal değişikliği yaratacak önerilerden oluşması lazım

Sorunları dinliyorsunuz, sonra bir öneride bulunuyorsunuz. Bu öneriyle ilgili, o sorunu etkileyen herkesten fikir alıyorsunuz, öneriyi o aşamada değiştirebilir, güncelleyebilirsiniz. Öneriyi uygulamaya koyuyorsunuz ve sonuçları takip ediyorsunuz. Sonuçlarla ilgili, katılımcıların fikrini alıyorsunuz, başka sorunlar çıkarsa aynı döngü tekrar başlıyor. Dögüye nereden başladığınız tamamen size, koşullara bağlı.

Yapılan çalışma bir döngüler bütünü gibi, bir döngü başka bir döngüye sebep olabiliyor ve bu sürecin 1 yılda mı 1 ayda mı biteceğini öngöremiyorsunuz. Katılımcıların aktif olması gerekiyor, araştırmayı yapan kişinin değişikliklere açık olması gerekiyor, değişim gerekiyor...

Bu araştırma türü, kendi tanımlarıyla: kaosun güzelliği, belirsizlik ve karışıklıkla başetmeye çalışmak, diğer insanların kendi hayatlarıyla ilgili bilgilerine yorumlarına (kendi bilgi ve yorumlarımızdan daha çok) güvenmek, toplumun genelinden daha zeki olduğumuz düşüncesinden vazgeçmek, kendini sosyal değişime adamak, değişken bir bakış açısı yaratmak gibi faydalar sağlıyor.


Diğer Kaynaklar:

http://www.suziqconsulting.com.au/free_articles_files/CD%20-%20PAR%20Detailed%20Overview%20-%20Aug08.pdf

http://www.civitas.edu.pl/pub/nasza_uczelnia/projekty_badawcze/Taylor/Brydon-Miller.pdf

Evla.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Guguk Kuşu

1975 yılında çekilen, One Flew Over The Cuckoo's Nest adlı filmi, dilimize "Guguk Kuşu" olarak tercüme etmişler. Birebir çevirince "Guguk Kuşu Yuvasının Üzerinden Uçan (Kişi)" oluyor. Buradaki Cuckoo kelimesi, İngilizcede hem Guguk Kuşu hem de "deli" anlamına geliyor. Bunu da, 'deliliğin yuvası üzerinden uçan(kişi) ' anlamında düşünebiliriz herhalde.

Miloš Forman tarafından yönetilen bu film, 1962'de Ken Kesey'nin yazdığı filmle aynı ada sahip romanından uyarlamadır. Kesey, psikoaktif ilaçlar üzerinde yapılan çalışmalarda görevli olduğu dönemde, deli olarak tanımlanan hastalarla konuşurken bu kitabı yazmaya karar verir. Kendisi bu hastaların aslında deli olmadığını, toplum tarafından bu şekilde tanımlandığını düşünmekteymiş. Hastalarla konuştuğu o dönemde, halüsinasyon görmeye sebep oldan bir ilacın deney aşamasında olduğundan ve bu ilacı içerek kendisinin de (gönüllü olarak) deneye katıldığından bahsetmişler. İşte tam da bu döneminde bu kitabı yazmış.

Kitabı okumadım ama, filmde, hastalar için rutin bir programı olan bir akıl hastanesine gelen, ortama uyum sağlayamayan bir hasta başrolde oynuyor. İddialara göre Kensey istemediği halde, başrolde (hasta McMurphy rolünde) Jack Nicholson oynar.

Film 5 temel akademi ödülünün tamamını alması sebebiyle, 1934 yılında aynı ödülleri toplayan "It Happened One Night" (Bir Gecede Oldu) adlı filmin tahtını almış, taa ki 1991 yılına kadar. 1991 yılında gelen film ise "The Silence of the Lambs" (Kuzuların Sessizliği).

Filmde, düzene ayak uydurmayan bir adam (McMurphy) ve onunla beraber rutin hayatları bozulan insanlar (hastalar) var. McMurphy elbette bu farklılığının bedelini ödüyor, ama değişmiyor, insana deliliği, normalliği-anormalliği sorgulatıyor.
McMurphy ve Şef

Seni seviyoruz McMurphy.

(Keysey 2001 yılında, 66 yaşında vefat etmiştir)

Evla

Çatışmadan Kaçınmak

İnsan neden sosyal onay ihtiyacı duyar? Net bir cevabım var aslında :) ama bunun doğru cevap olmadığından neredeyse eminim.

İnsan sürekli çatışma içindedir, vicdanı ile para, şeytan ile melek, iyi ile kötü, etik ile ahlaksızlık arasında... Hangisini yapması gerektiğini düşünür durur, sonuçları kesin olarak öngöremez. Bazen çok iyi bir şey yaptığını zannederek bi dünya insana zarar verir, bazen de kasten can yakmak için hareket eder ama tam tersi sonuçlar alır. Kesin kurallar arar hayatı kolaylaştırmak için, ancak her şey çatışır, karmaşıktır hayat. Ne kadar büyürsek büyüyelim, tereddüt etmeden yaşamamız mümkün olmaz. Belki bazı insanlar için bu çatışmalar azalıyordur, öyle tahmin ediyorum ki bu durumda, kişi bazı görüşlerini rayına oturtur, kişiliğini belirler. Belki de kendisini başka bir gözden değerlendirip; ben "bu" yum diyebilir. Öyle bile olsa, her insanın zihninde düşünceleriyle boğuştuğunu farz ediyorum, ama az ama çok.

Bununla başedebilmek de göründüğünden daha zor aslında. Kolayına kaçmak istiyorsak, ki bunu hep yapıyoruz, bir model kişi alırız kendimize, onun doğrularını (belki hepsini değil ama, en azından bizim için kritik yerleri) kendi doğrularımız gibi kabul ederiz. Bu model kişi önce anne-babamız olur, sonra belki bir arkadaşımız, bir hocamız, eşimiz, bir şarkıcı, bir katil vs. Bu modelin varlığı bizi o kadar rahatlatır ki... Bu model bizden daha önceden bu yollardan geçmiş, bizden daha deneyimli, bizden daha başarılıdır ve biz de ona benzer tavırlar içine girerek, bizim de oraya ulaşabileceğimizi düşünürüz. Hatta belki de ulaşırız gerçekten.

Böylece, model aldığımız kişi tarafından da onaylanmış oluruz. Kendi kendimizi, istediğimiz gibi bir hayat yaşayabileceğimize dair onaylamış oluruz.

Bu model aldığımız kişi yakınımızdaysa ve bize "beni örnek alma, kendin gibi davran, kendine has özelliklerin olsun" der belki bir gün, ne fayda... Hayatı kolaylaştırır sosyal olarak onay almak, başkalarına benzemek, başkaları gibi yaşamak.

Oysa geri planda kırk tilki dolanır zihnimizde, bunlar aslında kötü veya iyi tilkiler değildir, insana has düşüncelerdir, insancıllardır, çatışırlar, çelişirler, çözüm ararlar. Her biriyle oturup hasbihâl etmek isteseniz, sizi başka başka yerlere sürüklerler. Belki de sizi kesin doğruların olmadığı bir dünyaya taşırlar, kesin doğruları olan bir düzenin sizi "deli" olarak tanımladığı bir yere... Bu şekilde dışlanmaktansa, düzene uyarsınız olur biter.

Konuyla ilişkili bir film: "One Flew Over the Cuckoo's Nest", Türkçe'ye "Guguk Kuşu" olarak çevirmişler. İlgili yazı bir üstte.

Evla.