23 Nisan 2014 Çarşamba

Çocuklara Yetişkinlerin Armağan Ettiği Gün

Çocuğum ben, benim bayramım olduğunu söylüyorlar. Babama;
"O zaman bana bisiklet alır mısın??" dedim
"Kızım bizikletiniz var ya, kardeşinle birlikte kullanıyorsunuz?"
"Ama o bana vermiyor, kırıyorsun diyor, ben kırmızı kız bisikleti istiyorum"
"Tamam, ileride bakarız, şimdilik birlikte idare edin, paramız olduğunda sana da bir bisiklet alırız"

Bugün benim bayramımdı hani? A, ama kardeşim de çocuk, onun da bayramı, o yüzden böyle oldu.

O zaman ben de bayramımı kendi kendime kutlarım. Ne yapayım? Mesela akşam aşağıya iner arkadaşlarımla oynarım, eve de akşam olunca gelirim, hem de gelip ekmek arası alırım, sonra tekrar inerim aşağıya!

Ama bu da her zaman yaptığım bir şey. Ama ekemk arası alıp aşağıya indiğimde annem kızıyor, eve gel diyor, bu sefer de kızarsa, "bu benim bayramım değil mi, bisiklet de almıyorsunuz, o zaman ben de aşağıda oynarım!" derim. Oh be!

Hem sabah çok yoruldum, hiç bayram gibi değildi. Neden herkese aynı kıyafetleri giydiriyorlar anlamadım, hem etek de beni kocaman gösteriyor. Diğer çocuklar da giyinmişlerdi. Başka kıyafetler de vardı, sanırım en çirkini bizim kıyafetimizdi, çok kocamandı, renkleri de çirkindi. Mavi olacağına kırmızı pembe olsaydı daha güzel olmaz mıydı?? Anneme sordum, annem:
 "Böyle seçmişler, biz de uyacağız, başka kıyafetle yürüyüşe katılamayız" dedi.
"Kim seçmiş peki??"
"Okulda görevli veliler seçmiş."
"Hangi veliler, sen de benim velim değil misin? Sen neden seçmedin? Neden onlar seçti?"
"Onlar kuruldalar kızım, ben kurulda değilim!"
"Sen neden kurulda değilsin, para mı istiyorlar?"
"Hayır para istemiyorlar, benim işlerim vardı. Offf, kızım kıyafetleri giyeceksin işte, bir şey yapamayız"

Çok çirkindi, ama giyindim, annem giydirdi. Saçlarıma uzun uzun baktı, taradı, topladı. Ben de anneme bakıyordum, neden bu kadar ciddi acaba??

Sonra kardeşimi de giydirdi. Onun keyfi yerindeydi tabi, kadife pantolonu vardı, yumuşak bir pantolon. Bizimki ise kocaman çirkin bir etek... Onun böyle keyifli olmasına ve annemin de onu bu kadar sevmesine sinirleniyordum.

Neyse ki babam da bizimleydi. Gittik, herşey çok karışıktı, o kadar çok insan vardı ki, hiç birini göremiyordum, sadece annem ve ben vardık. Annem saçımı tekrar tekrar düzeltti, birileri bağırdı, annem beni bir yere götürdü, ve yürümeye başladık.

Çok kalabalıktı, sıkıldım, ama etrafımdaki çocuklar, onlar mutluydular, el sallıyorlardı, annelerini babalarını arıyorlardı, meğer onlar da yolun üzerindeymiş. Benim annem babam da beni bekliyordur kesin, onlara bakarak geçirdim zamanımı.
Hem bi kısaydık, çocuktuk, önümüzde boyu uzun çocuklar vardı, yanlarda boyu uzun anneler babalar vardı, hiç bir şey de göremiyorduk. Kafamı uzatmaktan yoruldum. Sonra annemi ve babamı gördüm, bana seslendiler, ben de baktım, annem el salladı, babam fotoğraf çekti. Sonra da biz yürümeye devam ettik. Ne kadar yürüdük bilmiyorum, nereye geldiğimizi de göremedim ama sonunda herkes durdu. Orada öylece bekledik, birileri "aileleriniz gelecek" dedi, sonra annem ve babam geldi. Benden önce kardeşimi bulmuşlar, onun elini tutmuşlardı, sinir oldum. Kardeşim de öyle mutlu bakıyordu etrafına, bu çocuk neden bu kadar mutlu?

Sonra eve geldik işte. Dedim ya evdeyim diye, bisiklet istedim almadılar. Ama akşam dışarıya çıkacağım, bayramsa ben de eve hava karardıktan sonra gelirim, ne olmuş?

Evla.

17 Nisan 2014 Perşembe

Kurtuluş

İnsan kendinden kurtulabilse, ne kadar da güzel olurdu. Tıpkı bir deli gibi, özgür, bağımsız... "Kendini gerçekleştirme" dedikleri o çok kıymetli ahlaki eylem, değerini yitirirdi o zaman; çünkü özgürlük için kişinin kendisinden tamamen kurtulması gerekir bence. En sefil bağlılık, insanın kendisine bağlılığıdır herhalde.
Ah bu hayat... Hep kendini düşündürür sana oysa; çünkü yıpratır seni, bedenini, zihnini. Sen de kendini korumak zorunda kaldığını hissedersin, trafikten, hastalıktan, acıdan, daha kötüsü insanlardan. Düşünür, önlem alır durursun, kendine o kadar çok dönersin ki, kendi içinde kaybolursun. Önce hayat gelir, sonra hayat geçer.

16 Nisan 2014 Çarşamba

Makale Yazarken Sıralama

Burada bahsedilen makale, akademik makaledir.

Makalenin tepesinde bir özet (abstract) bölümü olur, ki bu rası, en son yazılabilecek bölümdür. Daha sonrasında da anahtar kelimeler (Keywords) yazılır.

Şimdilik burayı geçerek, makalenin giriş bölümüne gelelim

Giriş / Literatür / Introduction
Burası daha önce yapılan çalışmaların incelendiği bölümdür. Referans vermek çok önemlidir, çünkü henüz araştırma yapılmamış ve bir sonuca ulaşılmamıştır. Sadece sizden önce yapılan çalışmaları incelersiniz ve üzerinde çalışılmamış alanı bulursunuz, bunu belirtirsiniz ve dieğr bölüme geçersiniz.
Dilerseniz burayı alt başlıklarla da ifade edebilirsiniz.

Yöntem / Metodoloji
Burada, giriş bölümünde belirttiğiniz açık konuyu nasıl araştıracağınızı anlatırsınız. Her makalede illa ki böyle bir başlık olmak zorunda değildir, ancak bu bölümün varlığı, okuyucunun işini kolaylaştırır.
Örneğin burada dersiniz ki (sosyal bilimlerden örnek vereceğim): İşyerinde mutlu olan çiftlerin evlerinde eşlerine karşı olumlu bir tavır içinde olup olmadıklarını öğrenmek amaçlanmıştır, bunun için ... kadar işletmede çalışan ... kadar evli çifte anket / görüşme yapılacaktır."
Veya tıp için "ilgili ilacın, ... hastallığı üzerindeki ... etkisini araştırmak için, poliklinikteki ... hastaya ... süreyle ilaç verilecektir" gibi...
Veya, sadece litratür taraması yapacaksınız (hiç örneklem almadan, sadece konuyla ilgili yapılan çalışmaları inceleyip, buradan bir sonuca gidecekseniz), burada yöntem diye ayrı bir başlığın açılmasına gerek duyulmayabilir.
örneklerim saçma olmamıştır umarım.

Bulgular / Findings
Araştırmanızı yaptınız ve bazı sonuçlara ulaştınız.Ulaştığınız sonuçlardan burada bahsedersiniz, burada yorum yapmanıza gerek yok, çünkü yorumlar bir sonraki bölüme kalıyor.

Sonuç / Conclusion
Burada da, literatürden biraz bahsedip, araştırma konunuzu hatırlatırsınız, izlediğiniz yöntem sonucunda elde ettiğiniz verilere bakarsınız, bu verilerle, literatürün uyuşup uyuşmadığını değerlendirirsniz.

Kısıtlar / Limitations 
Bu bölüm için ayrı bir başlık açabiliriniz, veya bu bölümden sonuç kısmında da bahsedebilirsiniz.
Yapmanız gereken şey, çalışmada sizi kısıtlayan unsurlardan bahsetmek. Mesela, aslında biz sadece 50 hasta üzerinde çalışabildik çünkü bütün hastalara ulaşmak mümkün değildi gibi...

Future Research /Gelecek Çalışmalar
Bu bölüm de sonuç bölümünde veya ayrı başlık şeklinde olabilir.
Şunu yapmanız gerekir, "biz işin şu kısmını çalıştık, ancak literatürde şu konuda da eksiklik var, araştırmacılar bu konuları çalışabilirler", veya "bizim ulaştığımız sonuçlara bakıldığında, işin şu kısmı üzerinde de çalışma yapılabileceğini gördük" gibi...


Abstract / Özet
Ve işte geldik ilk bölüme.
Burada da bu anlatılan bölümlerin kısa bir özetini yaparsınız.
Konunuz neden önemli, siz neyini çalıştınız, hangi yöntemi kullandınız ve nasıl bir sonuca vardınız.


Bu arada, şunu es geçmeyelim, burada standart bir format yoktur, bazı dergiler sizden belli bir kalıba uymanızı bekler, bazıları kısıtlamaz. Çünkü çalışmanın konusu değiştikçe, başlıklar da çeşitlenebilir. Ancka genel hatlarıyla bilimsel çalışma bu şekilde ilerler.

Evla.

LGBTİ'ye

Bir çocuk düşünün, oğlan çocuğu...

Arkadaşlarıyla oynuyor, ama sürekli onlardan uzakta, kendisinde bir gariplik var, dilinin ucunda ama anlamlandıramıyor henüz içinde olduğu durumu.
O bir erkek, ama bir kadın gibi...
Neden öyle, neden normal değil, neden diğerleri gibi değil? Soruyor bunu kendisine
Kendisiyle savaşıyor hatta, "neden böyleyim ben??" diyor kendisine. Cevap çeşitli, veya cevap yok.

O kendisini boğarken bu sorulara, çevresindekiler de onu boğuyorlar; "sen neden böylesin, neden normal değilsin?"

Bu soruyle karşılaşanlarımız vardır eminim, belki bu konuda değil ama başka bir konuda... Belki ilkokulda sınıfın en arkasında ders dinlemediğimiz ve diğerlerinin dikkatini dağıttığımız için hocamız ailemizle konuşmuştur, ve o akşam babamız bize sormuştur: "sen neden diğer çocuklar gibi değilsin??"

Belki ergenlik dönemindeki bir kız annesine bağırmıştır o akşam :"bırakın beni, ben böyleyim, farklıyım işte!" diye
Ve genç bir kız, facebook sayfasında yazmıştır; "beni diğerlerine benzetme, ben kimseye benzemem"

Veya bir delikanlı şiir defterine işlemiştir: "sen herkesten farklısın"

Bir bakan "farklılıklar güzeldir" demiştir belki ülkenin birinde
Belki, bir şizofrendir, belki sadece bir delidir, belki engelli birisidir, kördür, sağırdır,
Bir şekilde farklıdır işte ve demiştir ki: "beni bu şekilde kabul edemiyor toplum, hep yalnızım, hep farklıyım onlar için."

Belki de en yalnız olanlar onlardır ve biz onların yalnızlıklarını anlamaktan yoksunuzdur.

Şimdi bir adam düşünün, farklı olduğu için yıllarca yalnız bırakılmış ve kendisindeki farklılıkla yıllarca boğuşmuş, kendisini hırpalamış, belki dayak yemiş, ailesi tarafından reddedilmiş.

Ve bu adam, günün birinde farklılığını kabul etmiş, herşeye herkese rağmen, kadın olmaya karar vermiş. 

Ameliyat olmak pahalı, adamın öyle bir parası yok. Ameliyat olmasa halinden memnun değil, belki de bir palyaço kostümü içinde hissediyor kendisini ve ondan sıyrılmak istiyor.

Ne yapabilir? Adı Hasan olan ve mesela öğretmen olan bir adam, kadın olduktan sonra ne yapabilir, ne gibi bir iş imkanı var?? Toplum ona ne gibi bir imkan sunmuş ki??

Demek ki bu farklı insan, ya bu farklılığını bastırarak yaşayacak bir ömür ve mutsuz ve renksiz bir insan olacak, ya da farklılığını kabul edip, toplum tarafından dışlanacak ve kendisi gibi olan kendisini anlayabilen insanlarla birlik olacak.

Siz olsanız ne yapardınız, hiç düşündünüz mü?? Ben düşünmek bile istemiyorum.

Evla.

Yönetim 3

Diyorum ki, parti olmasın, taraflaşma olmasın. Birinci öncelik faydalı fikrin hayata geçirilmesi olsun. Bu fikri verecekler de, işin uzmanları olsun. Bu uzmanlar farklı görüşlere sahip insanlardan oluşsun ve sabit insanlar olmasın. Çünkü sabit bir uzman grubunu bir araya getirip 2-3 ay çalışmalarını sağlarsanız, burada da gruplaşma olacaktır ve insanlar birbirine zamanla bilenebilecektir. Bu yüzden ekip dinamik olsun.
Ve alınan kararlar kapılar arkasında, paranoyaklığımızın kurbanı olarak, bizlerden gizlenmesin. Mesela eğitim, sağlık ile ilgili kararlardan herkes haberdar olsun. Bu karar alma aşamaları internet üzerinden yayınlansın, hem de eş zamanlı olarak. O kadar şeffaf olsun ki, isteyen dinlemeye gitsin. Bir anda alınan kararlar olmasın bunlar bizim için.
Uzmanları nasıl seçeceğiz?
Uzmanlar tartışılan konuya göre seçilsin. Milletvekillerinin sabit ve oynatılamaz varlıklarına bir alternatif olarak, uzmanlar hakimiyet kazanacak bir varlığa sebep olamsınlar. Tartışıln konu ile ilgili uzman karar verme sürecine dahil edilsin. Örneğin eğitim ile ilgili, akademisyenler, deneyim sahibi kişiler (mesela en az 10 yıllık deneyim sahibi öğretmenler olabilir) gelebilsin. Hatta bu kadro için yüzde bile belirlenebilir; mesela %30 üniversite hocaları, % 20 lise hocaları, %30 üniversite öğrencileri (temsilciler olabilir), %20 lise öğrencileri (temsilciler olabilir yine) gibi. Elbette bu oranı şimdi örnek olarak ortaya attım, bu değerler tartışılır ve ona göre bir kurul oluşturulur. Böylece üyeleri sabit olmayan kururllarımız olur.
Burada bakanlıkların karar verme sürecinin dışında kaldığını tahmin edersiniz. Bakanlıklar alınan kararların uygulanması aşamasında yetki sahibi oluyorlar, ancak kararı uygulama aşamasında yaşayabilecekleri sorunları göz önünde bulundurarak, bakanlıktan de belli sayıda çalışanın bu uzman toplantılarına katılması uygun olur. Ayrıca, karar alındıktan sonraki uygulama aşamasında da, rutin toplantılarla (örneğin 3 ayda bir), uygulamada karşılaşılan zorlukların giderilmesi üzerine çalışılabilir.
Dolayısıyla, meclis toplantıları, uzman toplantıları ile yer değiştirmiş oluyor. Milletvekilleri ise, daha dinamik ve ilgili alanda daha bilgili uzmanlara devrediyor yerlerini.
Bakanlıklar ise, yürütücü kamusal birimler olarak, yani alınan kararları uygulayacak birimler olarak varlıklarını korumaya devam ediyorlar. Bu birimlerin özel bi kamu malı mı olması gerektiğiyle ilgili bir görüş belirtmek istemiyorum, çünkü kamuya ait olan ve iyi çalışan bir birimi özelleştirmenin bir anlamı olmayacaktır. Ancak özel çalışan ve kararları uygulamada yetersiz kalan bir birimin de varlığı da bu sisteme zarar verecektir. Dolayısıyla, bu birimi kim daha iyi işletiyorsa, birim ona ait olmalıdır ki, alınan kararlar hızlı ve uygun bir şekilde hayata geçirilebilsin.
Peki uzman toplantılarında tartışılacak konu nasıl belirlenecek?
Uzmanların tartışacağı konular, halkın katılımıyla belirlenecek. İnternet üzerinden bir oylama – şikayet değerlendirme sistemi kurulacak. Bu sisteme isteyen kişiler dertlerini yazacakar ve bu sorunlar belirli kategorilere ayrılacak. Bu kategoriler içinde bazıları (mesela insan hakları ihlali ile ilgili sorunlar) için, kısa sürede toplantı gerçekleştirilebilecek.
Burada şu yorumu yapabiliriz: herkes internet kullanamıyor ki!!
Buna çözüm olarak, Hindistan’da “duvardaki delik” projesiyle ödül alan fikir geliyor aklıma. Bu proje kapsamında, sokaktaki duvara bir delik açıp, oraya bilgisayarı yerleştiriyorlar. Ve şunu fark ediyorlar, başlarınde bir öğretmen olmayan çocuklar, bir süre sonra bilgisayar sistemini çözer hale geliyor. Biz de şunu yapabiliriz, her yerleşim yerine, nüfusla doğru orantılı (mesela çok kalabalık şehirlerden daha çok, köylerde daha az) olarak, duvarda bilgisayar burakmak.  Böylece insanlar istedikleri zaman sisteme girip sorunlarını ve veya çözüm önerilerini yazarlar. Daha sonra bu sorunlar, sadece ilgili bölgeye mi ait, yoksa bütün bir Türkiye ile mi ilgili, buna bakılır. Tüm türkiyeyi ilgilendiren sorun veya çözüm önerisi, genel bir uzman toplantısında değerlendirilir. Ancak sadece ilgili bölgeyle ilgili bir sorun ise, o zaman bölgesel bazda uzman toplantısı gerçekleştirilir. Ancak burada kilit nokta, bu toplantıların halka açık olmasıdır, böylece insanlar şikayetlerinin değerlendirildiğini bilir ve yönetsel karar vermede, bazı bilgiler edinir.
Azınlık hakları nasıl korunacak?
Burada, şikayetlerin doğru bir yöntemle değerlendirilmesi gerekiyor. Şikayetin sayısı elbette önemli olacak, ancak insan haklarına aykırı durumlarda, bu şikayetlerin ağırlığı fazla olacak. Böylece azınlıkların da hakları korunmuş olacak.
Hangi şikayeti hangi sıklıkta çözmeye çalışacaksın?
Burada, farklı alanlardaki şikayetler için, eş zamanlı uzman toplantıları düzenlenebilir. Örneğin, aynı gün içinde, hem eğitimle ilgili, hem de vergilerle ilgili toplantı yapılabilir. Uzmanlık alanları farklı olduğu için, toplantıya katılacak insanlar da farklı olacak.
Toplantılara kaç kişi katılacak, nasıl olacak da görüş birliğine varılacak?
Toplantı davetiyeleri, herkesin görebileceği şekilde yayınlanacak, ilgili toplantıya katılacak olan uzmanlar için bazı kısıtlar getirilecek; mesela bu toplantıya katılım için, şu alanda deneyimli olmak, şu sektörde şu kadar yıl çalışmış olmak, okulun öğrenci temsilcisi olmak gibi. Daha sonra bu açık teklifin ardından, başvuru koşullarına uyan kişiler, toplantıya kayıt yapacaklar. Başvuru sayısının, toplantı yapılmasına engel olacak kadar yüksek olması durumunda ise, online olarak ilgili uzmanlara görüşleri sorulabilir. Belirtilen görüşler, belirli bir sınıflandırmaya sokulabilir, daha sonra her bir görüşü temsil edecek 10 kişilik ekipler seçilebilir (oylamayla elbette). Bu ana görüşler, toplantı ekibine sunulur ve konu tartışmaya açılır. Önemli olan uzlaşmanın sağlanması olsa da, bazı durumlarda görüş ayrılıkları olacaktır, böyle olduğunda, çoğunluğun aldığı karara uygun davrnanılabilir.
Uzman toplantılarında, hem üniversite hocası, hem de lise öğrencisinin bulunması, lise öğrencisi açısından faydalı olabilir mi?
Elbette 18 yaşlarındaki bir gencin, 40-50 yaşlarındaki bir öğretmen ile iletişim kurması zor olabilir, ancak amaç bu zorluğu yıkıp, olabildiğince katılımcı alarak karar verebilmektir. Verilen kararlara ne kadar farklı insan dahil olursa, o kadar iyi olacaktır. Burada önemli olan bir başka nokta, aktif katılımın sağlanmasıdır. Yani tartışmaya katılmayan kişileri heveslendirecek şekilde, onların da görüşlerinin sorulması önemlidir. Bu şekilde herkesin konuya dahil olması amaçlanır, ancak kimse zorlanamaz. Öğrenci, konuya katılıp katılmamakta özgürdür.
Cumhurbaşkanı, Başbakanlık ne olacak? Ülkeyi kim yönetecek?
Bu sistemde, karar alacak ve ülkeyi yönetecek olan bir kişi veya bir parti değildir. Yönteim kararını alan birimler uzmanlardır. Sistemde cumhur başknlığı başbakanlık yoktur ancak organizasyonu gerçekleştirecek, toplantları ayarlayacak, işin sekreteryasını yapacak bir birim olamalıdır ve bu birim alınan kararların halka açıklanmasından, uzman toplantıları ile halk arasındaki bağı kurmaktan sorumludur.
Milletvekillerinin maaşları nereye gidecek? Uzmanlar maaş alacak mı?
Uzmanlara yol parası, yiyecek sağlanacak, kalacak yer temin edilecek. Bunun dışında, toplantı saati başına yarı zamanlı çalışan ücreti verilecek kendilerine. Burada kesin bir ücret belirleyemiyorum, bu ücret ülkenin bütçesine göre belirlenir. Önemli olan başka bir konu var, ödenecek ücret, sadece para almak için toplantıya katılmak isteyen uzmanları sistemin dışına itmek için, cezbedici ve yüklü miktarlarda olmayacak. Mevcut sistemde para kazanmak, köşeyi dönmek için milletvekili olmaya heveslenen insanlar varsa, uzmanlık durumunda, bu zaafiyet yaşanmayacak.
Sen devletimize kafa mı tutuyorsun?

Hayır, sadece bir fikrim var onu açıklıyorum, başka bir niyetim yok, hatta umudum bile yok desem, en azından önümüzdeki 100 yıl için.

Evla

15 Nisan 2014 Salı

Yönetim 2

Bana bu iş böyle olmaz derler ya, ben yine de yazacağım.

Taraf tutan, ayıran, parçalayan yaklaşımlardan uzaklaşmayı hayal ediyorum. Ben A’cıyım demeden, olabildiğince geniş düşünen, haklı olanı, kimliğine bakmadan savunan bir yönetim sistemini hayal ediyorum. Bunun için de parti mantığının silinmesi gerekiyor.

Zaten bugün yapılan eleştiriler de, partilerin isimlerine göre hareket etmediklerini gösteriyor. Parti, 10 sene önce kurulmuş, solcuyum ben demiş, ama koşullar 10 sene öncesinin koşulları değil, o zamna neden 10 sene boyunca aynı düşünceyi savunsun? Aynı durum dinci partiler için de geçerli.

Burada parti adı vermeyeceğim, çünkü benim hayalimdeki yönetim sisteminde, bu ayrışmayı damgalayan partilere yer yok, dolayısıyla bu partilere benim sistemimde yer yok, bu veya diğer parti, fark etmez.

Partileşmenin, taraflaşmanın topluma zararlı olduğunu anlatacak başka örnekler vereyim:

Sizin adınız Ali, sizin bir düşünceniz var, herhangi bir konuda olabilir bu düşünce, ve sizin gibi düşünen insanlar arıyorsunuz. Neden?? Çünkü düşüncenizi savunmak ve duyrumak istiyorsunuz.

Sizin adınız Ahmet, bir düşünceniz var, sizi n gübü düşünen Ali ile karşılaşıyorsunuz ve onunla fikir alışverişi yapıyorsunuz.

Ve sonra burada gruplaşma gerçekleşiyor, bu insanın doğasında var belki de. Ve sizin gibi düşünen- sizin gibi düşünmeyen olmak üzere, iki kaba dünya beliriyor hayatınızda. Hatta size yakın ve sizden uzak düşünceler, gruplar oluşuyor.

Ondansın, bendensin, benden değilsin... Bu mantık bizi ve dünyayı bölüyor. Bu taraflaşma bizi çürütüyor.
Öyleyse taraf tutulmayan, kişilerin siyasi kimliklerini bir parti adı altında açıklamalarını gerektirmeyecek bir sistem kurmamız gerekiyor.

Bir de şu açıdan eleştirelim mevcut yönetim sistemini;

Düşünün ki güzel bir rütbe sahibi oldunuz devlet yönetiminde. Ben çalmam, ben hak yemem dediniz ve girdiniz bu işe, bu ülkenin benim gibi iyi insanlara, doğru fikirlere ihtiyacı var dediniz.

Öyle bir ortama giriyorsunuz ki, karşıt partilere karşı çıkmak zorundasınız, kimse “yani bu parti de şu konuda çok iyi öneriler sunmuştur.” diyemiyor. Oysa öncelikli olan, vatan millet değil miydi?? Bizlerin refahı değil miydi?? Hayır işte, bu sistemde hiç de öyle değil. İnsan kendisini kaybeder bu sistemde, ben de olsam kaybederim, sen de olsan kaybedersin. Sorunu insanlarda değil sistemlerde aramalı ki anlamlı bir değişiklik yapabilelim.

Mecliste, kelimelerin kifayetsiz kaldığı anlara ne demeli? Kelimelerle kendi derdini ifade emeyene bireylerin yumruklaşmasına ne demeli? Bu nasıl bir rekabet, ne uğruna çatışıyorsunuz ki birbirinize zarar veriyorsunuz? 

Buraya kadar olan bölüme katılma ihtimalinizin yüksek olduğunu varsayıyorum. Sonraki yazıda aklımdaki sistemi anlatacağım, orada bana itiraz edeceğiniz çok fazla yer olacak diye umut ediyorum:) Siz itiraz edin, ben de yeniden düşüneyim, hatalı olan yeri iyileştireyim.

Evla

Bir Megalomanı Sevmek

Seversin, sen onu seversin. O kendisini sever ve belli bir yaşa gelmişse, yaşadıklarından ders almışsa, ortalıkta ben megalomanım diye gezmiyordur inan. Kendine güveniyordur, ama kendisini eksik hissettiğindendir bu güveni. Sen onun eksikliklerini görürsün, sevdiğin üzülmesin diye ona destek olursun, ama işin garibi o eksiklik onu yer bitirir, sen ne yaparsan yap. O eksiklik bakidir, megalomanlığı da oradan gelir zaten. Sen o eksikliği gideremezsin ve zannedersin ki bu insan sana ihtiyaç duymaktadır, bu eksikliğinden kurtulmak için. Oysa senin varlığın, o eksikliği sadece bastırır, bir yere kadar.

Seversin, onu seversin sen. O ise, senin onu sevdiğin kadar sevmez seni. Gün olur sana der ki, beni kimse anlamıyor, aslında ben başka bir adamım. Gün olur, senin beceriksizliğinden dem vurur, sen kendini yetersiz hissedersin. Bu normaldir onun için çünkü o da bu yetersizlik duygusunu taşımaktadır ve sana bu duyguyu yaşatmak insani bir durumdur onun için.

Gel gör ki, her insan kendisini bazı konularda yetersiz hisseder zaten, yetersizlik duygusu taşımayan adam, kendisiyle övünen adam değildir, uykuya dalmış bir adamdır sadece. Onu da günün birinde birileri ayıltır, birileri veya bir şeyler ayıltır. Çünkü yetersizlik duygusu taşımayan adam, olduğu yerde sayar ve sürekli gelişen bir ortamda, hızla geriye düşer.

Peki bu yetersizlik hiisi ne zaman zarar verir? Benim aklımın yettiği kadarıyla açıklayacağım bu konuyu. Hepimiz kendimizi yetersiz hissederiz elbette, ancak karşıdaki insanın yetersizliğini onun yüzüne vurduğumuzda, bu sebeple onu kırdığımızda çirkinleşiriz. Şunu anlamamışızdır, benim içimdeki bu yetersizlik duygusu bana özgü bir duygu değil, herkes kendisini yetersiz görebilir. Ve bu bakış açısı kişiden kişiye göre değişir; yani A kişisini x alanında çok yetersiz bulabilirsiniz, A kişisinin kendisi ise x alanında oldukça yeterli olduğunu ancak y alanında kendisini yetersiz bulduğunu söyleyebilir. Demek ki, yetersizliklerimizi biz tanımlıyoruz, algıladığımız kadarıyla yorumluyoruz. Aslında yetersizlik veya yeterlilik durumu, kesin sınırları olan durumlar değildir.

Öyleyse bir insanı yetersiz bulmak ve onu bu konuda küçük düşürecek şekilde davranmak, ancak ve ancak cahillikten ötürü olabilir. Ancak böyle cahilce davranan adamın megalomanlığını anlayabiliriz, ancak bu durumda insana megaloman diyebiliriz. Çünkü herkes kendisini yetersiz bulduğu kadar, beğenir de, çok iyi olduğunuzu düşündüğünüz konular kesinlikle vardır, hepimizde vardır bu. Ancak böyle düşünmek ve bunu dile getirirken karşımızdakini ezmek arasında büyük bir fark vardır.

Geldiğimiz yere göre, karşısındaki insanı yetersizliği sebebiyle aşağıladığı anda megaloman olduğunu anlayabileceğimiz kişiyi seviyorsak eğer, bu kişi bizim eksikliklerimizi bize sürekli hatırlatan kişi olacaktır. Belki şöyle düşünebiliriz; ben yetersiz olduğum konularda kendimi geliştirmek istiyorum, bu yüzden birisinin bana yetersiz olduğum konuları söylemesi benim için yararlı olabilir. Ancak bu durumda gözümüzden kaçan bir nokta var demektir, karşımızdaki insanın bizi yetersiz olarak değerlendirdiği x konusunda, bir başkası bize çok yeterli olduğumuzu söyleyebilir. Yani kime göre, neye göre yetersizim ben, bunu bana açıklar mı acaba bu megaloman kişi??

Böyle bir ilişkiden çıktığınızda, kendi yetersizliklerinize dair kalıp ifadeler yerleşmiştir beyninize, mesela “ben x konusunda çok yetersizim” gibi. Bu duyguyu size veren insan ise karşınızdaki kişidir. Belki sonra bir başkası sizin karşınıza geçip, x konusunda yeterli olduğunuzu söyler, buna ne dersiniz? Anlar mısınız o zaman manipüle edildiğinizi? Ve bu manipülasyonun kasten değil, insanca yapıldığını?

Eşini döven adam, eşinin çok kötü bir ev hanımı olduğunu haykırsın dursun, eşi bir süre sonra buna inanacaktır. İleride cesaret edip de eşinden ayrılırsa, karşılaştığı insan onun aslında çok iyi bir ev hanımı olduğunu söyleyebilir. Kadının eski eşi, kadını döve döve adam mı etmiştir yani? Hayır, insanlar dayakla adam olmazlar, burada olan şudur, eski kocanın cahilliği ortaya çıkmıştır.

Öyleyse, bizi küçümseyen insanlarla olan ilişkimize dikkat etmemiz gerekir. Bu bir kısır döngüye girebilir, çünkü yetersiz olduğumuz konuyu duymak bizi cezbedecek, bize bu yetersizliğimizi söyleyen insanın bizi yeterli kılacak şekilde hareket edeceğini düşünmek bizi bu kişiye bağlayacaktır. Ancak bu bir yanılsama olur. Biz, sen, ben, her birimiz, dünyayı algıladığımız şekliyle, bildiğimiz çerçevede yeterliyiz zaten. Biz insanız ve yetersizliklerimiz bizim kendi heveslerimizden, bizim hayallerimizden türemeli. Ulaşmayı düşlediğimiz yere gidebilmek için kazanmamız gereken meziyetleri biz (deneyimelrimize dayanarak) seçmeliyiz. Tepemizde durup bize ; “sen bu işi bilmiyorsun, bir şeyden anladığın yok” diyen cahillerin ağızlarından çıkan kelimelerle hareket etmemeliyiz.

Evla