26 Temmuz 2013 Cuma

Kinyas ve Kayra

Hakan Günday adlı yazarın ikinci kitabı "Kinyas ve Kayra". Günday bıu kitabı 23 yaşındayken yazmaya başlamış.2003 senesinde basılmış... Aynı senede yayınlanmış olan "Piç" in ise filmi çekiliyor.

"Kinyas ve Kayra’da litrelerce kan akar, ama kimse kimseyi vurmasa da Piç bana göre en şiddetli romanım. En uzun süren intiharı anlatan bir roman. Bir şey çabuk olunca acısız olur. Ama uzun sürerse acılı olur. Bir insanın kendine vereceği en büyük ceza hayatı sevrneden yaşayarak intihar etmektir." demiş Günday. (Kaynak için tıklayınız.)

Biz iki arkadaşın kirli hikayesine dönersek, Kayra ve Kinyas adlı iki adamın hayatını anlatır kitap. Kitabın konusuyla ilgili yorum yapmayacağım, sadece kitapta geçen, kendimce anlamlı bulduğum ifadeleri ekleyeceğim buraya..


Özgürlük üzerine:

Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, aşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp gittim.” (syf:24)

İnsanın tek gerçek özgürlüğü yalnızlığıdır. Ve yalnızlığı küçük düşürense bağımlılıklarıdır. Aşklar, alkol, nikotin, ahlaki değerler, uyuşturucular... Hepsi de birer pranga olabilir her an, insanın ayağına. Zevk veren prangalar.” (syf: 512)
 
Eğer dokuz yaşında bir şeyi yapamıyorsan, sırf yaşlandığın için yapma hakkını nasıl bulabilirsin ki?” (syf: 198)
 
Ölüm ve Hayat üzerine:
“.. 'madem ölmedik, yaşayalım o zaman' dedik. 'Ölümsüzüm ben' dedim. Ölene kadar...” (syf:34-35)
Doğanın gereği faşistlik. Güçlünün zayıfı yenmesi faşizan ve doğal. Ölüyü gömmek de, dostluk, aşk gibi kavramları yalanlayan en büyük doğa geleneği. Ki bu gelenek, hayatta kalana unutmayı emrediyor. Unutmak için toprağa gömmeyi. Yoksa kokutuyor cesedi. Çürütüyor gözlerinin önünde artık nefes almayan dostunu, sevgilini.” (syf: 109)
Ne ölüm, ne de hayat!Hiçbiri kovalamıyor beni rüyalarımda. Hiçbirinin eli bana değmiyor. Çünkü ellerim ceplerimde hiç olmadıkları kadar. Varlığıma nedensizlikten delirdim ben. Hiçbir nedeni kendime yakıştıramadığımdan. Hepsini giydim, Hiçbiri olmadı. Hepsi dar geldi. İnansaydım herhangi birine, uğruna gerekirse dünyayı kan gölüne çevirirdim. Okyanuslar kırmızı olurdu. Pıhtılaşmış kanlardan siyah dağlar yükselirdi. Ama inanamadım. Bir türlü inanamadım... Bütün hayat bir ilüzyon. Benim gibi, Kayra gibi...” (syf:136)



Medya üzerine:

" ... çünkü anlamışlardı. En büyük duvarın, televizyon ekranı olduğunu. Ne geçebilirsin öbür tarafa, ne de duyabilirsin sesini. Dünyanın en yüksek ve sağlam duvarı, televizyon ekranı!” (syf: 270)

Aslında her televizyonun içinde bir kamera var. Her evde de bir kamera. Ve televizyonu seyredenin hayatı çok uzaklarda bir yerlerde seyrediliyor başka bir televizyonun ekranında. O seyredenlerin hayatları dabaşka bir yerde, başka bir televizyonda oynuyor. Hayatlar sıkıcı olunca bildiğimiz programlar, filmler reklamlar devreye giriyor. Ama televizyonlar kapanınca kameralar çekmeye başlıyor içlerine hayatları. O hayatları eskimolar seyrediyor! Eskimoların hayatını da İspanyollar. Her televizyonun içinde bir kamera var. Ve artık izlenmek istemiyorsa insanoğlu, artık müzedeki bir resim, akvaryumdaki bir balık gibi seyredilmek istemiyorsa, artık hücredeki bir mahkum, suikast tüfeklerinin dürbünlerindeki gibi takip edilmek istemiyorsa, kırmalıdır televizyonunu. Aşağı atmalıdır camından. Zemindekiler yukarı fırlatmalıdır televizyonlarını. Bite rböylece onun hayatını buna, bunun hayatını şuna seyrettirme dönemi. Hep bu casus uydular. Onların işi! Tepemizde dolanıp duran. Artı milyar paranoyak yaratan bu uyduların işi. Perdeleri açık oturmasın kimse. Asla!” (syf: 211)



Modern yaşam - kültür üzerine:

Sosyal devlet dedikleri, bana kalırsa Gestapo düzeninden başka bir şey olmayan sistemleri, sokakta biri düştüğünde ambulans gelene kadar, yerde yatanın kendileri olmadığı için şüktermeletinden ibarettir. Arap hiç bir sakınca görmeden hiç tanımadığı, kendinden geçmiş yerde yatan bir adamı sırtlayıp en yakın hastaneye koştururken, Avrupa insanı aynı adama, adını yeni öğrendiği bininci mikrobu kapmamak için, bir metreden fazla yaklaşmaz bile. Çünkü Avrupalının altına yapacak kadar korkamsı için o şeyin ismini bilmesi yeter. İsimsiz canavarlar ise sadece Arapları korkutur.” (syf: 26)

Hiçbir şey modernleşmenin önünde duramıyordu. İlkellik yakında hepimiz için güzel bir anı olacak.Çok özleyeceğiz onu. Basitlikten tekrar doğacaktık oysa ve o kapıyı da kapatıyoruz. Üstüne de bütün insanlık oturuyor. Elmaz tüccarları, köle tacirleri, uyuşturucu pazarlayanlar hep olacak. Ama modern hayatın gerektirdiği şekilde.” (syf: 54)
Üçüncü dünya ülkelerinde insanlar arabalarını, kamyonlarını boyarlar, üzerine resim çizip, yazılar yazarlar. Çünkü üçüncü dünya ülkesi insanı bindiği makineyi icat etmemiştir. İcat etmediği için de yakın hissetmez kendini. Sahibi gibi görünmesi, karakter kazanıp kişileştirilmesi gerekir arabanın. Kullandığı her ithal makineye isim takıp sadece kendine has şekil ve yazılarla damgalanması, üçüncü dünyanın asla yok olmayacağını gösterir. Birileri, sahip olduğu aleti boyamaktan vazgeçene kadar yok olmaz!... Kadın suratını boyar. Çünkü suratı kendisine değil, güzelliğini takdir edecek olan erkeğe aittir. Kimse kendi yarattığı boku boyamaz!...” (syf: 218)
 
 
Hayaller üzerine:
Benim ilacım böyle küçük odalardır. Böylesine atılan voltalardır. Beş adımda aşılan denizler, beş adımda tırmanılan dağlardır. Perdenin havalanışı, okyanustaki kasırgadır. Kapının beyazı, Alaska’nın karıdır. Sarı duvarlar Sahra Çölü’dür.” (syf: 51)
Bütün bunları planlayanları bir bulsam! Bir bulsam bu hayatların müsveddelerindeki el yazısının sahibini!.. Birileri pişman olmalı beni hayal ettiğine.” (syf: 68)
bütün yaşadıkalrımızı hayal edebilseydik, gerçekten yapmamıza gerek kalmazdı.” (syf: 404)
 
Anlamak üzerine:
'Seni anlıyorum' demek büyük bir yalandır. Kocaman bir yalan. Kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada... Var olan en sağlam zırh insan vücududur. İçindekileri en iyi saklayan kasa odur. Koridorlarında birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya. Deliliğin kokusunu, anormalliğin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın, otobüs durağında. Sadece gördüklerin vardır. Beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni, sevgilini, çocuğunu. Dolayısıyla herhangi bir şeyi, birini anladığında, ama gerçekten anladığına emin olmak, sarıldığında arkasında ellerini kavuşturabilecek kadar o şeyi yada kimseyi anlamak olaganüstü bir durumdur.” (syf: 179)
Dinlemek ve inanmak en zorudur. Anlatmak ve uydurmaktan daha zor. Olağanüstü bir saflık ister. Kulak ile beyin arasında tertemiz bir yol ister. Var mı dünyada böyle bir insan?” (syf: 228)
 
 
Alakasız konular üzerine :)
Kitap, “kim”, “ne”, “nasıl” sorolarını soran bireyleri bir yana, “neden” sorusunu soranları ise başka bir yana koyar. “Nasıl’ı soran, bildiklerini kullanarak hayatı kazanır. Kim’i soran tanrısını bulur ve tapar. Nedeni soran ise nedenleri bulur, bir süre savunur sonra unutur. Başka nedenler bulur, onları da savunur ve unutur. Ve böyle gider. İsmi: insanoğlunun önlenemez değişimi. Varlığına farklı nedenler bulmaktır insanı ilerleten.” (syf: 45). Bu sorgunun devamnıde ise, kitaba göre, tek bir soru kalır “Ne fark eder?”.
İlk insan Adem ve Havva ve onların çocukları normal insanlardı. Ancak torunlar pek de öyle olamazlar. Akraba evliliğinin ürünü olan torunlar normallikten anormalliğe geçmeye başlamışlardı. Ve kuşaklar boyu sürerek bugüne kadar geldi söz konusu çoğalma. Anormallik katılaştı ve normal olarak algılanmaya başladı. Kardeşler arası ilişkilerden meydana gelen çocukların yarattıkları kuşak, sakat olarak dünyada yaşamaya başladı. Ve bugün düşündüğümüzde, ilk insanın belki de altı parmaklı, dört kollu, üç bacaklı olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan emin olmasak dahi, bizden kesin olarak farklı olduklarını söyleyebiliriz. Gerçek şu ki, dünyaya binlerce yıldır hakim olan insanlık, din kitapları esas alındığında, sakat bir ırktır.” (syf:85)
 
Evla

Kasedeki Beyin

"Farz edin ki; bir insan (bu kişiyi kendiniz olarak hayal edebilirsiniz) şeytani bir bilimadamı tarafından bir bir operasyon konusu olarak alınmış. Bu kişinin beyni (yani sisizn beyniniz), vücudundan çıkartılmış ve içinde beyni canlı tutmak için beyni besleyen maddelerin olduğu bir kaseye konulmuş. Sinir uçları, bu kişinin beynine, herşeyin gayet normal olduğunu düşündürecek şekilde, müthiş teknolojik bir bilgisayara bağlanmış. Etrafta insanlar, nesneler, gökyüzü vs var; ama aslında bu kişinin (yani sizin) yaşadığı deneyimin tamamı, bilgisayardan çıkıp, kişinin sinir uçlarına gelen elektronik impulsların (etkilerin) sonucu. Bilgisayar o kadar akıllı ki, bu kişi elini kaldırmaya çalıştığında, bilgisayasrın gönderdiği çıktı(sinyaller) sayesinde, kişi elinin kalkmış olduğunu görüyor ve hissediyor. Bunun da ötesinde, bu şeytani bilimadamı, programı geliştirerek, kurbanının herhangi bir konuda veya olay karşısında deneyim kazanmasına (halüsinasyon görmesine) sebep olabilir; böylece kurban da kendisini sürekli bu koşullar altında yaşıyormuş gibi algılar.

Kasede tek bir beyin yerine, bütün insanlığın (ve muhtemelen hisseden varlıkların) beyinlerinin (veya bazı varlıkların sadece minimal sinir sistemleri zaten varsa onların da "hisseden" varlıklar olması ihtimalini yüzünden, sinir sistemlerinin) kaselerde olduğunu düşünebiliriz. Elbette, şeytani bilim adamının kasenin dışında olması gerekir değil mi? Acaba öyle mi? Muhtemelen, şeytani bir bilim adamı yoktur, muhtemelen (saçma olmasına rağmen) evren, beyin ve sinisr sistmeleriyle dolu kaselerle ilgilenen otomatik makinelerden oluşmaktadır. Bu sefer de, izin verin otomatik makinelerin bizlere, birbirinden farklı ve bağımsız halüsinasyonlar yerine, toplu bir halüsinasyon vermeye programlandığını farz edelim. Böylece, ben kendime seninle konuşuyormuş gibi görünürken, sen de benim söylediklerimi duyuyor gibi görün. Tabi ki, benim sözlerim gerçekten senin kulaklarına ulaşması gibi bir durum yoktur, senin (gerçek) kulakların olmaması ve benim de gerçek bir ağız ve dilimin olmaması yüzünden. Bunun yerine, ben kelimeleri ürettiğimde olan şey, taşıyıcı etkiler (impulslar) benim beynimden,  benim o kelimeleri içeren kendi sözlerimi duymamı ve dilimin hareketini hissetmemi vs sağlayan bilgisayara gider, ve sen benim kelimelerimi duyarsın, beni konuşurken görürsün,vb. Böylece, biz gerçekten iletişim içinde olduğumuzu hissederiz. " (Putnam, 1981)


Bir ihtimal, yaşadıklarımızın aslında bir kurgu olması, birilerinin bizimle oynuyor olması ihtimali... Bu ihtimal için çok uzağa gitmeye gerek de yok aslında, insan her şeyden önce kendi aklıyla oyunlar oynar bence, ya herşeyi biz kendimize yapıyorsak? Ya korktuğumuz duygularımızın, zayıflık olarak gördüğümüz her özelliğimizin, bizim dışımızdaki bir şeylere (şeytan, melek, 3 harfliler, amir, patron, bir eşya, bir olay vs) yüklememize gerek olmayacak kadar güçlüysek aslında?

Demek istediğim, yukarıdaki Putnam adlı kişinin kurgusu, bizim "olayların bizim kontrolümüzde olmaması" ihtimaline dair duyduğumuz çaresizlikten, korkumuzdan besleniyor. Bir de şunu düşünelim, ya aslında herşey bizim beynimizden kaynaklanıyorsa? Biz, bir birey olarak, aslında olanları değiştirebilecek, dünyayı yerinden oynatabilecek bilgiye sahipsek? Bu daha korkunç olmaz mıydı? Elimizdeki imkanları kullanamıyor oluşumuz, birinin elinde oyuncak olmamızdan daha çok acı vermez miydi bize? Bu daha korkunç olmaz mıydı?


Not: Başka kaynaklara ulaşmak için, “brain in vats” olarak arama yapabilirsiniz, wikipedia'da da birşeyler var.
Not: Putnam'ın yazısını Türkçe'ye ben çevirdim, hatalar olabilir.

İngilizcesi: 
"Imagine that a human being (you can imagine this to be yourself) has been subjected to an operation by an evil scientist. The person’s brain (your brain) has been removed from the body and placed in a vat of nutrients which keep the brain alive. The nerve endings have been connected to a super-scientific computer which causes the person whose brain it is to have the illusion that everything is perfectly normal. There seem to be people, objects, the sky, etc; but really, all the person (you) is experiencing is the result of electronic impulses travelling from the computer to the nerve endings. The computer is so clever that if the person tries to raise his hand, the feedback from the computer will cause him to ‘see’ and ‘feel’ the hand being raised. Moreover, by varying the program, the evil scientist can cause the victim to ‘experience’ (or hallucinate) any situation or operation, so that the victim will seem to himself to have always have been in this environment.
Instead of having just one Brain in a Vat, we could imagine that all human beings (perhaps all sentient beings) are brains in vat (or nervous systems in a vat in case some beings with just a minimal nervous system already count as ‘sentient’). Of course the evil scientist would have to be outside—or would he? Perhaps there is no evil scientist, perhaps (though this is absurd) the universe just happens to consist of automatic machinery tending a vat full of brains and nervous systems. This time let us suppose that the automatic machinery is programmed to give us all a collective hallucination, rather than a number of separate unrelated hallucinations. Thus when I seem to myself to be talking to you, you seem to be hearing my words. Of course, it is not the case that my words actually reach your ears—for you don’t have (real) ears, nor do I have a real mouth and tongue. Rather, when I produce my words, what happens is that the efferent impulses travel from the brain to the computer, which causes me to ‘hear’ my own voice uttering those words and ‘feel’ my tongue moving, etc., and causes you to ‘hear’ my words, ‘see’ me speaking, etc. In this case, we are, in a sense, actually in communication." (Putnam, 1981)

Kaynak:  Putnam, H. (1981). Reason, truth and history. Cambridge: Cambridge University Press. (syf: 5-6-7)


Evla

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Barut Komplosu Serisi 3

Alan Moore
1953 doğumlu Alan Moore ile başlar bu bölüm. Moore, 1982 yılında yayınlanmaya başlayan "Warrior" dergisinde yayınlanan  V for Vendetta karakterini yazar, David Llyod da bu karakteri çizer. Bu dergide yayınlanan seriler siyah-beyazdır.  1985 yılında bu derginin kalkması üzerine, çizgi roman dergisindeki V, bir süre gözden kaybolur.

1988 yılında, başka bir yayıncı, Vfor Vendetta'nın, bu sefer renkli çizimlerle yayınlanmasını sağlar.1989 yılında artık renkli çizimleri olan kitap yayınlanmıştır.


Warriors dergisinde "V"
"V"
Yayınlanan kitabın öyküsü, Evey adındaki kızı tecavüzden kurtaran maskeli adamın, kendisini V olarak tanıtmasıyla başlar. V, adına "Gölge Galerisi" dediği, yer altında bulunan evine götürür Evey'i. Evey'nin ailesinin hikayesini orada öğreniriz. V'nin, Guy Fawkes gibi, parlemento binasını havaya uçurma niyeti açığa çıkınca da, Eric Finch adlı dedektif, olayı araştırmaya başlar. V, İngiltere'deki otoriter devlet rejimine karşı duran, baskıdan uzak özgür bir toplum isteyen, Guy Fawkes maskeli bir anarşisttir. Bunun dışında kiğmliği bilinmeyen bir adamdır çünkü Moore V karakterine özellikle bir sıfat yüklememiştir. Onu tanıyanlar, V'nin deli, çok akıllı, lider veya katil olduğu sonucuna varabilir. Evey karakteri de, onun kim olduğunun, düşündükleri ve yaptıklarının yanında, bir öneminin olmadığını anlatır.

Gölge Galerisi - yatak odası
Gölgeler Galerisinde V ve Evey





"Remember remember 5th of November
Gunpowder, Treason and Plot.
I Know Of No Reason, Why The Gunpowder
Treason, Should Ever forgot "
(Bu ifade bir tekerleme olduğu için Türkçe'ye çevirince uyumunu yitiriyor, "barut komplusunu hatırla, o komplonun unutulması için tek bir sebep bile bilmiyorum" anlamında bir ifadedir.)


Hugo Weaving
2005 yılında, James McTeigue yönetmenliğinde, V for Vendetta, film olarak çekilmeye başlanır. V karakterini Hugo Wallace Weaving, Evey karakterini de Natalie Portman oynar. Hugo Weaving, Matrix, Lord of The Rings gibi filmlerde de oynamış bir oyuncu. Natalie Portman ise ayrı bir hikaye, o da Siyah Kuğu'da başroldeki balerini, Sevginin Gücü (Leon: The Professional) adlı filmde genç kızı canlandırmış, 1999-2003 yılları arasında Harvard Üniversitesi'nde psikoloji öğrenmiş bir oyuncudur.
Filmini izlemek için tıklayınız.

Filmde çalınan bir şarkı, Julie London - cry me a river, dinlemek için tıklayınız.

Burada, Barut Komplosu olayının, o dönemin yönetimine karşı çıkan kişiler tarafından yürütülmesi, V'nin tepkisine oldukça benziyor. Yine de burada bir tezatlık var, bugün Guy Fawkes'in başarısız oluşu kutlanıyor, bu adam kötü bir Katolik olarak anılıyor. V ise bunun tam tersi bir yerde duruyor. Belki de bu sebeple Moore, V ye bir yakıştırma yapmak istemedi. Olaylara nereden baktığınız, o olayı nasıl değerlendirdiğinizi oldukça etkiliyor.

Guy Fawkes maskeleri, bugün Anonymous adlı dünya genelinde tanınmış hacker grubunun da sembolü haline geldi. Onlar da V gibi özgür bir toplum istiyorlar, herhangi bir liderleri yok, kararları topluca veriyorlar ve kimlikleri belirsiz.

Anonymous sembolü









V'nin ulusal yayın kanalının akışına eklediği konuşmanın metni:

"Good evening, London. Allow me first to apologize for this interruption. I do, like many of you, appreciate the comforts of every day routine- the security of the familiar, the tranquility of repetition. I enjoy them as much as any bloke. But in the spirit of commemoration, thereby those important events of the past usually associated with someone's death or the end of some awful bloody struggle, a celebration of a nice holiday, I thought we could mark this November the 5th, a day that is sadly no longer remembered, by taking some time out of our daily lives to sit down and have a little chat. There are of course those who do not want us to speak. I suspect even now, orders are being shouted into telephones, and men with guns will soon be on their way. Why? Because while the truncheon may be used in lieu of conversation, words will always retain their power. Words offer the means to meaning, and for those who will listen, the enunciation of truth. And the truth is, there is something terribly wrong with this country, isn't there? Cruelty and injustice, intolerance and oppression. And where once you had the freedom to object, to think and speak as you saw fit, you now have censors and systems of surveillance coercing your conformity and soliciting your submission. How did this happen? Who's to blame? Well certainly there are those more responsible than others, and they will be held accountable, but again truth be told, if you're looking for the guilty, you need only look into a mirror. I know why you did it. I know you were afraid. Who wouldn't be? War, terror, disease. There were a myriad of problems which conspired to corrupt your reason and rob you of your common sense. Fear got the best of you, and in your panic you turned to the now high chancellor, Adam Sutler. He promised you order, he promised you peace, and all he demanded in return was your silent, obedient consent. Last night I sought to end that silence. Last night I destroyed the Old Bailey, to remind this country of what it has forgotten. More than four hundred years ago a great citizen wished to embed the fifth of November forever in our memory. His hope was to remind the world that fairness, justice, and freedom are more than words, they are perspectives. So if you've seen nothing, if the crimes of this government remain unknown to you then I would suggest you allow the fifth of November to pass unmarked. But if you see what I see, if you feel as I feel, and if you would seek as I seek, then I ask you to stand beside me one year from tonight, outside the gates of Parliament, and together we shall give them a fifth of November that shall never, ever be forgot.  "

"İyi akşamlar Londra. Öncelikle bu rahatsızlık için özür dilememe izin verin. Pek çoğunuz gibi ben de günlük rutinin rahatlığından: tanıdık olan güvenli ortamından, tekrarın verdiği huzurdan keyif alan biriyim. Ben de her insan kadar zevk alırım bunlardan. Ama anma töreninin anısına ve yine geçmişte yaşanan o çok önemli olayda mücadele ederken hayatını kaybeden insanların veya korkunç kanlı mücadelelerin sonunun anısına, böyle bir tatil gününü; ki bu günü 5 Kasım olarak not edebiliriz, kutlarken, çünkü artık ne üzücü ki bu gün hatırlanmıyor, günlük hayatlarımızdan çıkıp, oturup biraz sohbet etmemiz iyi olacak. Elbette konuşmamızı istemeyen kişiler var. Şimdi bile, telefonlarda emirler yağdırılıyor olmasından ve silahlı adamların yolda olduklarından şüpheleniyorum. Neden ? Çünkü; konuşulmaya çalışılan yerde coplar söz alıncaya kadar, sözler her zaman gücünü korumaya devam eder. Sözler, anlamın anlamını sunar bize, ve bizi dinleyenler için, gerçekler dile gelir. Ve gerçek şu ki ; bu ülkede yolunda gitmeyen bir şeyler var, öyle değil mi? Zulüm ve adaletsizlik, hoşgörüsüzlük ve baskılar... Ve artık, bir zamanlar itiraz etme, düşünme ve uygun gördüğünüz anda konuşma özgürlüğünüzün olduğu yerde; işte artık sizi uymaya zorlayan ve katılımınızı ıslarla isteyen sensör ve gözetleme sistemlerine sahipsiniz. Bu nasıl oldu? Kimi suçlamalı? Evet aslında, diğerlerinden daha suçlu olan birileri var, bunlar göz önünde tutulabilir, ama gerçeği söylemeliysek, eğer bir suçlu arıyorsanız, bir aynaya bakmalısınız. Bunu neden yaptığınızı biliyorum.  Neden korktuğunuzu biliyorum. Neden korkmayalım ki? Savaş , terör ,hastalıklar ... Sizin nedenlerinizi çökertecek, ortak duyunuza yabancı bırakacak komployu kuran bir sürü sorun var. Korku sizi tamamen sardı ve panik halinde, Adam Sutler adındaki başkana sarıldınız. O size düzeni vaadetti, barışı vaadetti, ve karşılığında tek istediği sizin sessizliğiniz ve sonsuz itaatinizdi. Dün gece ben o sessizliğe bir son verdim. Dün gece bu ülkeye unuttuğu bir şeyi hatırlatmak için eski adliye sarayını uçurdum. 400 yıldan daha uzun bir süre önce, iyi bir vatandaş 5 Kasım'ı sonsuza dek unutmamak üzere hafızalarımıza kazımıştı. Onun umudu, dünyaya adaletin , korkusuzluğun ve özgürlüğün sözlerden ibaret olmadığını, bunların bir bakış açısı olduğunu anlatmaktı. Eğer bir şey görmediyseniz, eğer bu devletin işlediği suçlar sizin için bir bilinmezse, o zaman sizin 5 Kasım'ın unutulmasına siz izin verdiğinizi söylüyorum. Ama eğer siz de benim gördüklerimi görüyorsanız, benim hissettiğim gibi hissediyorsanız, siz de benim gibi arıyorsanız; o zaman sizden bu geceden itibaren 1 yıl boyunca benim yanımda, meclisin (parlamento) kapısı önünde olmanızı istiyorum, ve hep birlikte, onlara asla ve asla unutulamayacak bir 5 Kasım yaşatalım! "

(Bu yazının Türkçe'sini ben ekledim, birebir olması mümkün değil ama elimden geldiğince orijinal haline yorum katmamaya çalıştım, hatalı bir yer varsa lütfen uyarın.)

BAĞLANTILAR (Barut Komplosu Serisi'nin tamamı için):
http://www.gunpowder-plot.org/
http://www.youtube.com/watch?v=_9oDBXLjQcE
http://www.biography.com/people/queen-elizabeth-i-9286133
http://anonnews.org/
Bunların dışında, ilgili wikipedia sayfaları...
...........

Evla

14 Temmuz 2013 Pazar

Sevdiğin İş ve Mesleğin

Bence, insan kendisine huzur veren bir işi meslek olarak seçmemeli. Düşünün ki, resim yaparken inanılmaz mutlu oluyorsunuz, başka hiç bir sebebiniz yok, resim size huzur veriyor. Sonra, bunu meslek ediniyorsunuz, yani yaptığınız iş ticarileşiyor, bundan para kazanıyorsunuz, işin şekli değişiyor. Hele hele bir de tek geçim kaynağınız resimleriniz olursa, veya resminizi satıp kazanacağınız parayla neler yapacağınızı düşünüyorsanız,  o zaman, resim yapmak artık bir zevk işi olmaktan çıkar.

Başka bir örnekle, tiyatro oynamaya bayılıyorsunuz, hayatınızı bu işe adayabilirsiniz, zevk için yaptığınız tiyatroyu, bir zaman gelir para kazanmak için yapar oluyorsunuz. Eski performansınızı sürdürebilir misiniz bilemiyorum ama, tiyatrodan eskiden aldığınız zevki alamayacağınızı tahmin etmek zor değil.

Veya, araştırmaya ve yazmaya bayılıyorsunuz. Bütün gününüzü bilgisayar, kitap başında geçirebilirsiniz. Düşünün ki araştırma görevlisi oldunuz, göreviniz araştırma yapmak, üstüne bir de para veriyorlar, ne ala değil mi? Oysa öyle olmuyor. Üzerinden para kazandığınız bu meslek sizin yaratıcılığınızı kısıtlıyor, sizi kısıtlıyormuş.

Yada doktorsunuz, büyük bir hevesle, topluma faydalı olabilmek için seçtiyseniz bu mesleği, bu meslek sizi topluma küstürür, sabah 8 akşam bilmem kaç, zorunlu mesai, zorunlu doğu hizmeti, zorunlu sorumluluk duygusu... Belki de, sizi bu zorunluluklar içinde boğmasalar, siz zaten bunları yapacaktınız, hem de çok daha verimli olacaktınız.

İşten atılma korkusu, işi yanlış yapma korkusu, para kazanamayacağın kaygısı boğuyor çünkü insanı. Bütün heveslerden geçiyor, para kaygısına düşüyor.

Hele bir de iş saatleri sıkıysa, düşünsenize, yapmaya bayıldığınız bir şeyi bir düzenin kısıtları altında belirli saatlerde yapmaya zorlanıyorsunuz. Örneğin, saat 8 de şan eğitiminiz başlıyor veya 2 gün içinde zengin bir adama güzel bir tablo yapmanız bekleniyor veya mesai saatlerinde mutlaka ki işinizi bitirmeniz gerekiyor.

Bunun bir ileri boyutu, belirli saatlerde belirli bir yerde olmanızın beklenmesi... Saat 8 ile 6 arasında resim yapmak, müzikle uğraşmak, araştırma için masanızda bulunmak, tiyatro provalarına katılmak, hastanede hasta bakmak zorundasınız. Bu saydığım örnekler içinde sadece araştırma görevlisinin masa başında bulunması iş yaptığını kanıtlamaz, ona rağmen araştırma görevlisinden veya akademisyenden masasında bulunması beklenir. :D saçma değil mi ?? Bütün gün masasında oturup çalışmayan bir akademisyen hayal edin, oldu mu şimdi? Diğer meslekler için de aynı şey söz konusu, işini hevesle yapmayan para için yapan adam zaten kaybolup gitmiştir, ona ne dersen de... Ama işini severek yapan insandan böyle yersiz bir kısıt içinde çalışmasını beklersen, o insan da para odaklı olur, o insan kaybolur.

Bu zaman ve yer kısıtı, "insanları özgür bıraktığınızda, insanlar asla çalışmazlar" zihniyetinin, yaptığı işten zevk almayan insana dayatmasıdır, yerine göre de hak verilebilir bu zihniyete. Ama sevdiği işi yapan insana; verilebilecek sağlam bir ceza, işten soğutma aracıdır bu kısıtlar.

İstisnaları olmakla birlikte; yöneticiler, amirler, koçlar, hocalar vs düzensizlikten korkarlar ve sizin zaman ve mekan kısıtlarına uymanızı beklerler. Neticede onları bu mantığa getiren yaşadığımız ortamdır, onların da aynı kısıtlar içinde çalışmış olmalarıdır.

En azından bazı kurumların (hastaneler gibi, üniversiteler gibi, sanatla-yaratıcılıkla ilişkili kurumlar gibi... ), belirli bir anlayışa sahip insanlar tarafından yönetilmesi, o kurumdaki yaratıcılığı canlı tutacaktır. Ve sonra belki bir gün, her birey severek yaptığı bir iş bulabildiğinde, yöneticiler gereksiz hale gelir :)

Bunun için insan kendisine bir açık kapı bırakmalı bence, para ile özdeşleşmemeli yaptığı işin tamamı, para için yapmamalı sevdiği şeyleri. Bu da herhalde şöyle olabilir, (şu an ağır bir şekilde saçmalıyor olabilirim, yeterince düşünmedim bu bölümü, atacağım!), düzen içinde yaptığınız işi, iş dışında bir zamanda kendiniz için (ücretsiz olarak, sadece kendi zevkiniz için) yapmaya devam edebilirsiniz.

Sineklerin Tanrısı

Kafasında sinekler uçuşan ölü bir domuz kafasından alır adını, Sineklerin Tanrısı. William Golding’in (sağ taraftaki kır saçlı insan) yazmış olduğu romanın adıdır.
1911 yılında İngiltere’de doğmuş olan Golding, 1940 yılında askeriyeye katılır ve ikinci dünya savaşına katılır. Savaş bittikten sonra evine geri döner. 1954 yılında ise Sineklerin Tanrısı adlı kitabı yayınlanır. Bu kitabın yayınlanmasından tam 9 yıl önce (1945′te), Amerika ilk nükleer silahını fırlatmıştır ve o dönemler Rusya ile birlikte nükleer bilimi silah yapmak için kullanma modası başlamıştır. Golding de kitabında, nükleer savaşların olduğu bu dönemin çocuklarını konu alır.
Kitapta, bir grup çocuk, bir uçak kazası sonucu ıssız bir adaya düşerler. Adadaki liderlik savaşları, yiyecek bulma kavgası, kimlik kargaşası içinde yeşeren  vahşet anlatılır kitapta. Çocuklar adada geçen o süreç içinde değişim geçirirler ve o çocukça saflıklarından uzaklaşırlar. Kalanını anlatmayacağım.
Denilene göre bu kitap, o dönemde okullarda okutuluyormuş, oldukça ilgi çekmiş. 1963 yılında da Peter Brook adlı yönetmen (daha fazla bilgi için tıklayınız), bu kitabın filmini çekmiş. Gerçekten de kitabın filmidir bu, siyah beyazdır ve kitapta geçen konulara oldukça bağlı kalınmıştır. İzlemek isterseniz, tıklayınız, youtube a bölüm bölüm yüklenmiş, benim verdiğim bağlantı sadece ilk bölümdür.
Daha sonra, 1990 yılında Harry Hook yönetmenliğinde tekrar Sineklerin Tanrısı adlı bir film çekilmiştir. (Bu yazıdaki renkli film kareleri 1990 yapımı filme, siyah beyaz kareler ise 1963 yapımı filme aittir.) Bu Hook’un çektiği filmde, kitaba birebir bağlı kalınmamış, detaylı izlemek isterseniz, 1963 yılında çekilen filmi tavsiye ederim. Hook’un çektiği filmi izlemek için ise tıklayınız.
Kitabı okursanız veya filmini izlerseniz, buradan sonra okuyacaklarınız daha anlamlı olacaktır. Eğer kitabı okuma veya filmini izleme niyetindeyseniz, aşağıdaki bölümde kitabın konusunu anlatmış olacağım, bilginiz olsun.
Kitapta bir kaç önemli karakter vardır, bunlardan birisi Ralph, birisi Jack, birisi Piggy (Domuzcuk), diğeri de Simon’dır. İlk iki karakter, isimlerini Mercan Adası adlı romandan alır, orada da ıssız bir adaya düşen 3 çocuk vardır, ancak o kitabı okumadım, üzerine yorum yapmayacağım. Sineklerin Tanrısı kitabında sembolik ifadeler olduğu yazılmış internette, ben de bu yorumlara dayanarak ve kendi görüşümü de ekleyerek, bu karakterlerin ve olayların neyi temsil ettiğini yazacağım.
Başrolde iki lider çatışır, bunlardan birisi Ralph, diğeri ise Jack’tir. Bu iki lider, birbirine zıt mantıktadır; Ralph daha demokratik bir yaklaşım izler, Jack otokratik ve sürekli emir veren bir liderdir.
Romanda, Ralph hakimiyeti yitirirken, Jack güçlenmektedir. Jack’in güçlenmesine iyi bir sebep, adadaki çocukların adada canavar olduğuna inanması ve ölmekten korkmalarıdır. Jack, domuz avlayabilmekte, onu takip eden çocukları avlanmada yardımcı olarak kullanabilmektedir ve canavarı öldürebilecek bir liderdir. Canavar korkusu herkesi sarmışken, Simon adlı karakter, adadaki canavarın aslında kendileri olabileceğini söyler, çünkü çocuklar medeniyetten gittikçe uzaklaşmaktadır. Üstelik bütün çocuklara korkusunu salmıştır ama aslında canavarın kendisi yoktur.
Kitaptaki Simon karakterini ruhaniyet olarak değerlendirmişler, kendisi korku taşımayacak kadar iyi niyetlidir ve canavar olduğu söylenilen yere gidecek cesareti gösterir, ödül olarak da canavar zannettikleri şeyin aslında ölü bir insan olduğunu öğrenir, demişler. Simon bir anlamda aydınlanmıştır. Bu bilgiyi palaşmak için diğerlerinin yanına gittiğinde ise, karanlıka onu seçemeyen çocuklar, Simon'ı canavar zannederek öldürürler. Bazı yerlerde bu karakterin İsa'yı temsil ettiğini söylemişler. Bu arada canavar kelimesinin İngilizce hali aynı zamanda şeytan anlamına gelmektedir. 
Jack ise, bu korkudan faydalanıp, adadaki çocukların ezici çoğunluğunu yanına toplar. Korku çocukları birbirlerine ve Jack’e bağlamıştır. Ayrıca Jack yüzünü boyayarak bir maskenin ardına da gizlenmiştir, medeni tavırları çok uzakta bırakmıştır. Jack’ın bir ülke başkanını temsil ettiğini söyleyenler olmuş. Kitabın ikinci dünya savaşından etkilendiğini söylersek, bu bakış açısını açıklamak daha mümkün oluyor. Bazı yerlerde, Jack in kötülüğü temsil ettiğini söylemişler.Şeytanın aslında insanların içlerinde olduğunu söyleyen Simon, bence çok daha başka bir şey anlatmaya çalışmaktadır ama, bunun üzerine daha fazla yorum yapmayacağım.
Ralph ise düzen isteyen, amaçlarına uygun davranış bekleyen, adil bir liderdir; ancak çocuklar onun liderliği altında disiplinli çalışmak yerine, Jack ile domuz avına gitmek ve güç sahibi olmayı daha anlamlı bulurlar. Kısacası Ralph ve Jack arasındaki çatışma, aslında çocukların düzen ve düzensizlik, iyi ve kötü arasındaki çatışması gibi görülür.
Golding’in savaş dönemini yaşadığını düşünürsek, Jack’ in savaşçı çocuklarının, yüz boyalarının ardında kimliklerini yitirmesi, oldukça anlamlı bir hal alır. Üstelik, hikaye kahramanları yetişkinler değildir, çevre koşulları değişince ortama uyum sağlamaya çalışan, özlerinde masumiyet olduğuna inandığımız çocuklardır.
Evla

Barut Komplosu Serisi 1

1605 yılında parlament binasını havaya uçurmaya çalışmış bir  grubun olayı; Barut Komplosu (Gunpowder Plot) … Bu olayı anlatmadan önce, o dönemi etkilemiş insanlara bakalım.
Bu olaydan neredeyse 100 yıl önce, 1509 yılında, resmi sol tarafta olan, Henry VIII tahta geçer. Biz olaylara buradan başlayacağız. Kendisi kardeşinin eşiyle evlenmiştir ve bu olayla Shakespeare’in bir eserine konu olmuştur. Bu olayla ilgili pek çok film çekildi, birinden birini izlemişsinizdir. Ayrıca, en fazla eş değiştiren kraldır, hatta ilk eşinden resmi olarak ayrılabilmek için Anglikan Kilisesi’ni kurdurduğu iddia edilir. Anglikan Kilisesinin, Protestanlık ve Katoliklik arasında bir geçiş görevi görmesi istemiştir ki boşanması mümkün olsun, diyorlar. Sebebine karışmazsak, aslında bu olay, Anglikan Kilisesini papa otoritesinden kurtarır.
.
1533 yılında, İngiliz kralı Henry VIII ‘in 2. karısından olan Elizabeth (sağ tarafta), ten rengi çok beyaz olduğu öldürülmek istenen bir bebek olarak gözlerini açar dünyaya, annesi onu öldürülmekten kurtarır. Annesinin ensest ilişki yaşadığı iddiasıyla kellesi uçurulduğunda, Elizabeth 3 yaşındadır. Bugün, Elizabeth’in annesi ile ilgili delillerin yetersiz olduğu söyleniyor. Bu ölümden 10 gün sonra, Henry kendisine başka bir eş bulup evlenir.
Bu arada, Henry VIII’in 6. ve son eşi Catherine , Elizabeth’i yanına alır ancak, bu eşin, Henry öldükten sonra evlendiği Thomas Seymour ile Elizabeth arasında bir ilişki olduğundan şüphelenirler, Thomas’ın (40 yaşında) Elizabeth’i  (14 yaşında) cinsel olarak istismar ettiği iddia eder Catherine ve Elizabeth saraydan uzaklaştırılır.
.
1547 yılında, kral Henry vefat eder, onun yerine, kendisinin 3. eşinden olan Edward VI tahta geçer.
1548 yılında, Catherine’in doğum sırasında ölmesi sonucu, Thomas Elizabeth’i rahatsız etmeye devam eder ancak 1549 yılında, krala karşı olan tutumları da rahatsız edici hale gelince yargılanır ve idam edilir.
Bu arada Edward VI (resmi sol tarafta) tahta geçtiğinde 9 yaşındadır. 18 yaşına gelene kadar da, bir konsey tarafından yürütülmüştür devlet işleri.
1549 yıllarında ekonomik sorunlar başlayınca, isyanlar patlak verir. 1549 yılında iki büyük isyandan birisi, Arundel İsyanı, diğeri de Kett’in isyanı’dır. Arundel isyanına sebep olan kişi idam edilmiş, Kett’in isyanına sebep olan ise bir kalenin duvarından aşağıya sallandırılmıştır.
Edward’ın özelliği, bir protestan olarak yetiştirilen ilk kral olmasıdır. Bunun sonucu olarak, protestanlık Edward döneminde tanınır hale gelir. Dinde reform yapmak için hareket eden liderler de yine onun dönemindendir. Edward’ın yönetim konusunda, yaşından dolayı baskın olmadığı bir dönemde, İngiliz Yeniden Oluşum’u (English Reformation) başlar, burada İngiliz Kiliseleri; Papa’nın ve Roman Katolik Kiliseleri’nin etkisinde kurtarılmak istenir. Bu arada da, dua edenlerin ortak bir düşüncede birleşmesi fikri doğar. Anglikan kiliseleri artık protestan bir yapı kazanmıştır.
.
Bu arada, Edward küçük olduğu için, konseyde otoriter bir yaklaşımla hükmeden bir üye (Somerset, ki bu üye aynı zamanda Edward’ın amcasıdır) çıkmıştır. 1552 yılında bu kişi tutuklanır ve daha sonra da asılır. Bu olaydan sadece 1 yıl sonra, Edward hastalanır, durumu umutsuzdur. Edward mirasını kuzeni Jane Grey’e bırakır, Elizabeth ve Mary (babasının başka annelerden olan çocukları) bu mirastan yoksun kalır. Dolayısıyla, Edward 1553′te ölünce, 10 temmuzda Jane Grey kraliçe olarak tahta geçer, ancak Mary (sağ tarafta resmi var) onu 9 gün sonra tahttan indirir. Bu sebeple Jane Grey “9 günlük kraliçe” olarak da anılıyormuş bugün.
Artık Mary I , ülkenin yönetimindeki kraliçesidir. 1554′te İspanya kralı Philip II ile evlenir, gücüne güç katar. Mary I, Roma’nın katolik kiliselerini canlandırmaya çalışır çünkü Edward’ın aksine katolik bakış açısındadır. Edward’ın mirasından mahtrum kalmasının sebebi de buydu, görüş farklılığı…
Yine 1554 yılının sonlarına doğru, pek çok protestan yakılır. Suçları Roman katolik inancına dil uzatmaktır. Bu kişilerin yanışını izlemeye zorlanan mahkumlar olur, yananların biçinde rahipler, berberler, kör gençler de vardır. Bu dönemde yaklaşık 800 insanın ülkeyi terk ettiği, 300 kadarının da ülkedeki şiddetten mağdur olduğu söylenir. Bu sebeple Mary’nin kendisi “Kanlı Mary” olarak (Bloody Mary) anılır. Bloody Mary diye bir kokteyl vardır bugün, kırmızı birşey, içinde domates suyu, votka var. İçtikçe bizim Mary’i hatırlarız artık..
Bu dönem içerisinde Mary, protestanları desteklediği şüphesiyle Elizabeth’i bir süre hapse kapatır.
1557 yılında hastalanır ve 1558 yılında da (42 yaşında) ölür Kanlı Mary.
Yıl 1558 ve İngiliz kraliçesi artık Elizabeth I… Bu süreç onun ölüm yılı olan 1603 yılına kadar devam eder. Elizabeth’in gençliğine değinmiştik, onun hiç evlenmemiş olmasına siz de şaşırmazsınız sanırım. Çok bilinen bir deyişi varmış Elizabeth’in “görürüm, ama birşey söylemem”..
Elizabeth’in ilk işlerinden birisi, İngiliz Protestan Kilisesi’ni kurmak olur ki bu kilisenin, bugünün protestan kilisesinin temeli olduğu söylenir. 1570 yılından sonra, Papa, Elizabeth’in yaklaşımını eleştirince, Elizabeth’e karşı komplo kuranlar olur, kendisini koruyan gizli servis sayesinde, Elizabeth hepsinden yırtar.
1588′de, İspanya ile yapılan savaşta İspanya’nın geri adım atmasıyla, Elizabeth büyük bir zafer kazanır ve ününe ün katar. Ne var ki, bu savaş ülkeyi ekonomik sıkıntıya sürükler, vergiler artar ve halkın alım gücü düşer. 1590′lı yıllarda, bazı önlemler alınmasına rağmen bu ekonomik sorunların bir kısmı çözülür. Bu sıkıntılara rağmen, Elizabeth altın çağı yöneten insan olarak anılır .
1602 yılında çevresindeki yakınlarını kaybeden Elizabeth melankoliye doğru sürüklenir, 1603 yılında da kendisi hastalanarak ölür. Melankolinin adam öldürmediği ortadadır, ölümüne şaibe bulaşmıştır.
Elizabeth’in hiç çocuğu olmadığı için, onun yerine en yakın akrabası ola;  İskoç Kraliçesi Mary’nin oğlu, zamanında İskoç kralı olarak tahta geçen James VI (resmi sağ tarafta), 1603 yılında İngiltere’de tahta çıkar, ama İngiltere kralı olunca artık adı James I olmuştur.  İngiltere’yle İskoçya birleşti zannetmeyin, tamamen farklı yönetim sistemleri vardır ancak ikisinin de kralı ayn kişidir.
James I, iki ülkenin de kralı olmasına rağmen, vaktinin önemli bir bölümünü İngiltere’de geçirir. Kısa sürede meclis üyelerine tanıdıkları (İskoç) üyeler gelir ve James, İskoç ve İngiliz Krallığı’nın kurulması gerektiğine inanmaya başlar ve kendisinin de Büyük Britanya Kralı olarak anılması gerektiğini savunur. Yıl 1603 te Roman Katolik Kilisesi rahiplerinin planladığı ve yine aynı yıl bir baron tarafından planlanan komplo teorileri işe yaramaz, James I tahtını terk etmez. Yıl 1605  olunca da, Guy Fawkes adlı adam kendisini bize gösterir.
Guy Fawkes, meclisin açılış yıldönümü olan 5 Kasım 1605 te, parlemento binasının tepesinde yakalanır, hemen önündeki tahtaların yığılarak yapıldığı tepeyi korumaktadır ve biraz ilerisinde de 36 bidon barut varıdr. Ama yakalanır ve bu işi planlayan diğer kişilerle birlikte idam edilir. Olayın kendisi bundan ibarettir, önemli olan ise bu olayın sonrasındadır.
………………..
Devamı gelecek
Evla

5 Temmuz 2013 Cuma

Hayalimdeki Hayat

Hayalimde bir yaşam şekli var; ne şimdiki gibi ne de geçmişteki… Hatta gelecek bile değil korkarım.
Ben yaşadıkça yaşıyor, paralel bir evrende gibi zihnim. Bir devleti yok beynimin, bir kurallar bütünü, kültürü, örf-adetleri yok. Ama kendisinin, varlığının tamamı suç, ayıp! O yüzden de düşümde kalıyor.
Oysa hiç de organize değil, suçlu değil kendi gözünde. Hatta aslında tek kabul ettiği değer, bağımsızlığı koruma. Savaş yok. İnsan ne kendisiyle ne de çevresindeki insanlarla savaş halinde. Herkes bulunmak istemediği yeri, kişiyi o anda terk etme hakkını kullanıyor ve bunun için yargılanmıyor. Ve herkes bulunmak istediği yerde bulunma hakkını kullanıyor ve kimse buna karşı çıkmıyor. Kimsenin ne maddi ne manevi bir bağlılığı yok dünyaya. Tek bağlılığı, bağımsızlık arzusu.
Bu özgürlüğün kaosa sebep olacağını zanneden insanlar da yok bu dünyada. Özgürlüğün huzur olduğunu biliyorlar, onu yaşıyorlar.
Çünkü kaos, şiddetli arzulara sahip insanların çıkar çatışmaları sebebiyle ortaya çıkar bence, ve bu dünyada hiç bir nesneye-insana şiddetli arzu duyulmuyor, işte o yüzden de savaşılmıyor. İnsanlar sadece düşünüyor, gülüyor, hüzünleniyor, kendilerini anlamaya çalışıyorlar, başka da hiç bir hesap yok.
Hayal benim değil mi? Kim karışır bana?
Bir söz vardı, “İnsanlar ölür, fikirler ölmez” diye. Dile gelememiş ve dile gelse de anlaşılmamış ve hatta anlaşılsa da unutulmuş hayaller ölür oysa. Hayal nasıl fikre dönüşür hiç bilmem, sadece bu hayal ölmesin istiyorum.
Yukarıdaki bu yazı hayali bir karaktere aittir.
Evla